Custom Search

Dil ile Hukuk Ya da Türkçem Benim Ses Bayrağım

16 Ocak 2013

Dilci değil Türkçe tutkunuyum; biraz da hukukçu; biline ki öyle sorgulanam. Ayrıcalıklı bir yaratık olarak bütün başarılarımızı dilimize borçluyuz; o olamasaydı, bir hayvan türü olurduk. İnsan olmanın ve toplumsal yaşamın temel taşıdır dil. İşte kişioğlu, dil yeteneğini kullanarak; nesneleri, düşünce ile duygularını, kısaca bütün evreni sesle, yazıyla adlandırarak, konuşarak toplumsal yaşamı oluşturmuştur. Ne var ki dil, tek başına yaşam düzenini sağlama olanağına iye (sahip) değildir. Toplumsal yaşam, insanı ilişkiler yumağı durumuna getirir; çıkarların karşılanmasında uyuşmazlık, çatışma olasılığı gündeme gelebilir. İnsanın özgecil  (başkalarına yararlı olma tutum ve çabaları) yapısı yanında, bencil yapısının varlığı da bir olgudur. Bu olgu; elindeki gücü, başkalarının zararına kullanmayı da olanaklı kılar. Bu nedenle, en ilkel yaşamlarda dahi, düzeni sağlayacak kurallara (din, ahlak, töre, hukuk) gereksinim duyulmuştur. Toplumsal yaşamı kolaylaştırıp koruyan bu kuralların içinde en önemlisi hukuktur. Çünkü; o yalnız yapılması ya da yapılmaması gereken eylem ile davranışları gösteren buyurucu kuralları değil; bunların çiğnenmesi durumunda zorlayıcı yaptırımları da öngörür. Toplumsal düzenin sağlanmasının başka yolu da yoktur. Bu nedenle hukuk, adalete yönelik bir toplumsal yaşam düzeni diye  tanımlanır. Görülüyor ki; dil ile hukuk toplumsal yaşam için olmazsa olmaz niteliktedir. Sonuçta hukuku da yaratan dildir. Çin düşünürü Konfüçyüs’e sormuşlar: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydın yapacağın ilk iş ne olurdu?” Yanıtı “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle başlardım.” olmuş ve kanıtlarını şöyle açıklamış: “Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa yapılması gerekenler iyi yapılmaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ile kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen yurttaş ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Bilge Konfüçyüs, yerden göğe kadar haklı. Dilin gücünün temelini sözcükler oluşturur. Sözcükler ana dilin kendine özgü dünya görüşüne, öz kök ile ses yapısına uygun değilse kusurlu sayılırlar. Bu durum, çoğunlukla, öbür dillerden doğrudan alıntı ya da “yabancı köklerden uydurma” sözcüklerde söz konusudur. Çünkü yabancı katışıklar, dil ile düşünce arasındaki bağı yerine göre ortadan kaldırır, bozar, karartır; hiç değilse güçsüzleştirir. Bunun doğal sonucu, düşünerek kavrama ve bilinçlenme yerine ezberleyerek öğrenmedir. Ezberleme, gereksiz çaba ve zaman yitirme olduğu gibi bütün alanlarda da gelişmeyi önleyerek yanılgıların kaynağı olur. Oysa ana dilimizin sözcükleri saydamdır, onların içini görebilir; örtük de olsa anlayarak düşüncede, iletişimde ve toplumsal ilişkilerde kolaylık ve doğruluklar sağlarız. Arapça, Farsça ya da batı dillerinden alıntı, devşirilmiş sözcüklerle yazıp konuşurken çokça yanlışlık  yapmamızın nedeni, bunların Türkçemizin öz kök ve ses yapısına uygun olmamasıdır. Örneğin kimi yargı kararlarında “muhakeme masrafı” yerine “mahkeme masrafı” kullanılarak yazım hatası yapılmaktadır. Yasa koyucu bile aynı yanlışlığı 168 Sayılı Yasa’nın ek 8. maddesinde yapmıştır. Oysa yargılama gideri sözcükleri kullanılsaydı bu yanlışlar yapılmayacaktı.

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Ses Bayrağım” olarak nitelendirdiği Türkçe’miz, Osmanlı’da çeşitli nedenlerle özellikle Arapça-Farsça sözcüklerin etkisiyle kirlenmiştir. Bu kirliliğin sonunda halkın anlamadığı Osmanlıca denilen yazı dili ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da kadılar, yargılananı konuşulan Türkçeyle sorgular; tutanağını Osmanlıca sözcüklerle, deyimlerle düzenlerlerdi. Kişi yazılanlardan hiçbir şey anlamaz, kulluk saygısıyla altına mührünü ya da imzasını basardı. Dilbilimci Şemsettin Sami, Osmanlıcayı; o dönemde “Türk’e okusak anlamaz, Arap’a okusak anlamaz, Acem’e  okusak anlamaz; öyleyse bu dil ne dilidir?” diye eleştirmiştir. İşte kusurlu dile tarihsel bir tanık daha: 2. Murat; saygın bilimci Şanizade Ataullah Efendi’yi sadrazama ilişkin dedikodu ettiği suçlamasıyla sürgüne gönderir. Bir süre sonra da bağışlar. Padişah buyruğunu götüren görevli heyecandan şaşırıp “İtlakınıza (bağışlanmanıza) ferman getirdim.” diyeceği yerde “İtlafınıza (idamınıza) ferman getirdim.” deyince Atâullah Efendi kötüleşir ve ölür. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında, Osmanlı’nın dil kalıtını (mirasını) doğal olarak benimsemek durumunda kalmıştır. Bu nedenle hukuk devrimini gerçekleştiren yasalar, çoğunlukla Osmanlıca sözcük ile terimlerle yazılmıştır. Atatürk’ün başlattığı dil devriminin yerleşmesi, yaygınlaşması uzun süre aldığından dilde özleşmenin hukuk ile yargıya yansıması kolay olmamıştır: Ancak Türkçe’nin özleştirilmesindeki gelişmelerden, hukuk dili de önemli ölçüde payını almış; Anayasa (teşkilat-ı esasiye), yasa (kanun), tüzük (nizamname), tüzel kişi (hükmi şahsiyet), yasama (teşri), yürütme (icra), yargı (adalet), kamu (amme), özgürlük (hürriyet), savcı (müddeiumumi), yargıç (hakim) gerekçe (esbab-ı mucibe), duruşma (celse), tanık (şahit), bilirkişi (ehlivukuf), sorumluluk (mesuliyet, sözleşme (akit), taşınır (menkul), taşınmaz (gayrımenkul), kovuşturma (takibat), tutuklama (mevkufiyet), erteleme (tecil) gibi yüzlerce yeni sözcük kazanılmıştır. Bununla birlikte; butlan, gabin, müzayaka, icazet, garameten, müteselsil, müeccel, temerrüt, ariyet, karz, vedia, ıslah, müzahareti adliye, izalei şüyu, rüşvet, irtikap, zimmet, gasp, tefhim, iddianame, gai, müzekkere, tensip, fezleke gibi Arapça ve Farsça kökenli yüzlerce; norm, replik, düplik, konkordato, bono, çek, ciro, kambiyo, avans, sürastarya, navlun, marka, konşimento, garanti, avarya gibi batı kökenli onlarca sözcük hukuk alanında kullanılmaktadır. Son yıllarda sorgusuz, denetimsiz küreselleşe inançlarının etkisiyle çoğu ekonomi ağırlıklı reel, nominal, repo, factoring, lising, insider, franchising, join venture gibi İngilizce sözcükler de hukukun kapısından girmeye başlamıştır.

           Bu bağlamda 1992 başında yürürlüğe giren yeni (!) Medeni Yasa’nın en başarılı yönlerinden biri, dilinin arılaştırılması, özleştirilmesidir. Yabancı yüzlerce sözcük yerine Türkçeleri yeğlenmiştir. Ancak yer yer aynı özenin gösterilmediği de göz ardı edilmemelidir: İlân (duyuru) – ehliyet (yeterlik, uzluk) – tebliğ (bildirim) – fer’i (ikincil) rücu (dönme) – muaccel (istenebilir) – define (gömü) – adet (töre, gelenek) – rejim (düzen) ve niceleri yerinde kalmış. Sorgulamadan duramıyorum: Niçin “Yurttaşlar Yasası” değil de “Medeni Kanun”? İnandırıcı bir yanıt verileceğini sanmıyorum. “Medeni” sözcüğü Arapça medine (şehir) sözcüğünden türetilmiş; Medeni Kanun, şehirlilerin (uygar insanların) yani yurttaşların yasası anlamındadır. Yüzlerce Arapça, Farsça, Osmanlıca sözcüğü atacaksınız “medeni” sözcüğüne gelince o sanki Tanrı buyruğuymuş gibi duracaksınız! Kanun sözcüğünü yasayı yapanlar bile içlerine sindirememişler ki birçok yerde  (madde 126-127) yasal sözcüğü kullanılmış. Kanun-u Esasî bile Anayasa olmadı mı? Hukukta da dilde özleştirmeye karşı çıkanlar olmuştur ve olacaktır. Bu, dil davasına gönül vermiş olanları yıldırmamalıdır. Aslında bir bölümünü aktardığımız yabancı sözcüklerin çoğunun ya Türkçe karşılığı vardır ya da Türkçe köklerden türetme olanağı. Ancak çoğu tutucular, yabancı sözcüğe Türkçe karşılık bulunduğunda; “Efendim.. Ama.. Tam karşılığı değil” gibilerinden karşı çıkışlar yaparlar. Ekonomide yıkım yılı olan 2000-2001 yılında İngilizce “reel sektör” yaygın biçimde kullanılır oldu. Çoğu kimse uzun süre ne anlama geldiğini de bilmiyordu. Köşe yazarı da olan bir bilimciye, neden bu sözcüğün Türkçesini kullanmadığını sordum ve de onu eleştirdim. Aldığım yanıt “Tam karşılığı yok.” oldu. Reel sektör sözcüklerinin Türkçe çevirisi “gerçek (real) kesim (sektör)”dür; gerçekten amaç ise üretkenliktir. Öyleyse reel sektör yerine üretken kesim denmesi daha anlamlı olmaz mı? Tutuculuk, çok bilmiş görünme ve yabancı sözcük kullanma tutkusu yok mu? Dillerini eşek arısı soksun emi. Bir bilimsel toplantıda dostum olan bir konuşmacının “re’sen” sözcüğünü direnerek ve yineleyerek kullanması üzerine onu yerince bana “Medeni Kanun tasarısı çalışması sırasında da bu sözcüğü de özleştirmek istedik ancak tam karşılığını bulamadık; önerilenler de kavramı tam karşılamadı.” yanıtı verdi. Oysa Re’sen sözcüğü Arapça re’s (baş kafa) anlamında; reis (başkan) resmi sözcükleri de buradan türetme) sözcüğünden türetilmiş olup, kendiliğinden, kendi başına, kendi kendine anlamındadır. Hukuk terimi olarak “yargının görevi gereği olarak bir işi kendiliğinden yerine getirmesi” anlamındadır. Bu nedenle MK 284 maddesinde re’sen sözcüğü kullanılmadan “Yargıç maddi olguları “görevi gereği” araştırır…” biçiminde yazılabilirdi. Neden; açık anlamlı ve de bizden olanı yeğlemeyelim?Bilmeliyiz ki kökeni ne olursa olsun terimlere ilişkin sözcüklerin çoğunluğu, anlatmak istediği kavramı bütünüyle ortaya koyamaz. Çünkü her hukuk teriminin, (öbür alanlarda da) sözcük denilen biçimsel yapısı ile bir de bu sözcüğe yüklenen kavramı vardır. Sözcük, ana dilimizde olursa kavramını anlamada sis dağılır, kolaylık sağlarız. Kavramsa (gelin de mefhum deyin) o terimin soyut, genel ve küresel anlamını ortaya koyar. Bir hukuk kavramının bilgisine, çoğu hukukçu ulaşabilir. Ancak bu kavramı biçimlendiren sözcük; yapı ve ses açısından Türkçeyse hukukçu olamayanlar da az çok bilgi edinebilir.

                        Hukuk dilinde temerrüt-mütemerrit sözcükleri çok sık kullanılan terimlerdendir. Türkçe karşılığıysa “direnme-direngen”dir. Kişinin istenebilir borcunun ödememekte direnmesi durumunda, ödeme anını ve sorumluluğunu açıklar. Terimin kavram olarak içeriğiyse hukuk bilgisini gerekli kılar. Yoksa ne mütemerrit ne direngen sözcüğü yüklendiği hukuksal kavramı tüm olarak açıklayamaz. Yerlisi varken yabanı niye kullanalım?Yargıtay’da, bir yargı kararının denetimini yapıyorduk. Savunman (avukat), dava dilekçesindeki anlatımların tersine, sonuçta alacağının davalılardan alınmasını isterken müteselsilen (art arda tam sorumluluk) yerine  müştereken (pay oranında ortaklaşa) sözcüğünü kullanmıştı. Kurul “Hakkı biçimciliğe kurban etmeyelim.” karşı oyuma karşın, sözcüğün yanlış kullanmasını bozma nedeni yaptı. Savunman (avukat), dilimize yabancı müteselsilen ve müştereken sözcüklerini karıştırmakla hak yitirmişti. Borçlar Yasası’nın 50. maddesinde, birden çok kişinin haksız eyleminden gerçekleşen zararlarda, art arda sorumluları müşevvik (kışkırtıcı hadi hiç olmazsa teşvikçi denmeli), asıl fail (eylemci) ve fer’an methali (ikinci derecede sorumlu, kolaylaştıran) olarak belirlemiştir. Onca karşı oylarıma karşın bir haksız eylemi kolaylaştırarak karışan kişiler; Yargıtay kararlarıyla, yasanın buyruğu dışlanarak sorumluluktan kurtulmuşlardı. Okumama, sorgulamama olgusunu eleştirebilirsiniz. Ancak yasada, Arapça köklerden uydurma Osmanlıca “fer’an methali” yerine kolaylaştıran yazılsaydı yasanın amacı çiğnenir miydi?  Mahkemelerde “Adalet mülkün temelidir.” Sözü baş köşeye oturmuştur. Cumhurbaşkanı Özal, Yargıtay girişinde bu yazıyı okur ve başkanlarla konuşurken bu özdeyişi dile getirerek “Sizler (yargı) yurttaşın malının  koruyucususunuz…” gibi bir açıklamada bulunurdu. Oysa bu özdeyişteki sözcüklerden “adalet” doğruluk, karşıtı eğrilik, mülk ise devlet gücü anlamındadır. Çevirisi de “Devlet (yasama, yargı yürütme) gücünün temeli doğruluktur.” anlamındadır. Çoğu hukukçu bile bilmez ya! Ne yapalım; dil kusurlu olunca Cumhurbaşkanı da yanılır. Yaban dillerinden alınan ya da uydurulan sözcüklerin olumsuzlukları, bu örneklerle sınırlı değildir. Kusurlu dil oluşturan sözcükler yerine, var olan Türkçe karşılıkları kullanılmadığı ve yeni Türkçe karşılıklar türetilmediği sürece; gizil (potansiyel) bir tehlikeyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır. Unutmayalım ki bütün diller sürekli olarak yeni sözcükler bulmak, türetmek zorundadır. Bu nedenle de Atatürk “Başka dillerdeki her sözcük için en az bir karşılık bulmalı. Onları ortaya atmak gerekir, ulusal zevkimiz hangisini tutar ve kullanırsa onu sözlüğümüze koyarız.” demiştir. Nitekim dilde özleşmeyle başlayan süreçte böyle olmuştur. Tutulan tutulmuş; tutulmayansa dışlanmıştır. Türkçe, köklerden yeni sözcükler türetme konusunda çok varsıl (zengin) bir dildir. Tarama sözcükler, halk ağızları da güçlü bir kaynak. Bu bağlamda, özellikle ve öncelikle; bilimcilerimize, yüksek yargı organı üyelerine ve de hepimize görev düşmektedir.

           Hukuk öğrenimine başladığımız yıllarda, çoğu Arapça ve Farsçadan alınmış ya da uydurulmuş Osmanlıca sözcükleri kullanmanın hukukçu için bir ayrıcalık olduğu yaygın bir kanıydı. Bir arkadaşım durmadan Arapça, Osmanlıca sözcükleri ezberleyerek çokbilmişlik gösterisi yapardı. Hocalarımızın çoğunluğu ya alışkanlıklarının etkisiyle gerekli özeni göstermiyorlar ya da Osmanlıca sözcüklerden oluşan bir hukukçu dilini savunarak tutucu bir yol izliyorlardı. İdare Hukuku adlı yapıtının önsözünde “Gençleri birtakım ağdalı Osmanlıca sözcükleri ve terimleri hiç anlamadan yalan yanlış ezberlemek durumuna sokmamak için kitabı Türkçe yazdım (!)” açıklamasını yapan rahmetli Prof. Dr. Süheyp Derbil gibi az sayıda bilim adamı ise yadırganıyordu. Günümüzdeki hukuk öğretisinde eski tutuculuk kalmadı. Ancak tutunmuşlar büyük ölçüde kullanılır da yabancı sözcüklere karşılık bulma çabası pek gösterilmez. Bilim adamları, yalnız çalışma alanlarının bilgileriyle değil dil açısından da toplumun önünde gitmek zorundadır. “Mal bulmuş mağribi” gibi yabancı sözcüklere yapışmak bilim adamına yakışır mı? Yargıtay, dil devriminin ilk yıllarındaki yüksek özeni göstermediği gibi özleşmeye yer yer engel de olmuştur. Dilde gösterilen özen ya bireysel çabaların ya da dildeki özleşmenin alttan gelen yaygın ve doğal etki ve baskısının sonucudur. İşte olumsuz çarpıcı örnekler: Bir ceza yargıcı, sanığın suçsuzluğunu beraat sözcüğüyle değil aklanma sözcüyle açıklar. Yargıtay (3. CD. 5.3.1968-5295) bunu hukuk diline aykırı bularak yargıç hükmündeki “aklanmasına”yı kaldırarak yerine beraat (aslı da beraet) sözcüğünü koyarak yargıcı eleştirir. Oysa aklanma sözcüğü hem yapısı bakımından açık ve anlamlıdır hem de eskilerde de kullanılmış Türkçe bir sözcüktür. Beraat sözcüğü ne kadar yerleşik olursa olsun “aklanma”nın anlam varsıllığını veremez; çünkü bizden değil. Dil sevdalısı başka bir yargıçsa yargılama sonunda hükmünü oluştururken manevi tazminat yerine tinsel ödence sözcüklerini kullanınca; onun da karşısına  Yargıtay’ın tutuculuğu çıkar. (4. HD). Oysa tin sözcüğü bugün bile Türk boylarında (Altaylarda Hakasya-Tuva) kullanılmakta ruh, can, canlılık anlamına gelmektedir Yüksek yargıçlar, tin sözcüğünün uydurma olmadığını bilselerdi sanırım en azından, atalarımızın diline saygı duyarlardı. Bilgisizlik tutuculuğun da kaynağı oldu. Kırsal kökenli bir tanıdığım, bir Yargıtay kararının açıklamasını istedi: Kararda alternatif sözcüğü geçiyordu, açıklamam bitmeden gelen “Neden seçenek, seçeneksel demezler ki?” yergisini yanıtlayamadım.

        Arapça, Farsça, Fransızca derken büyük tehlike İngilizce kapımızdan girdi bile. Medya, center, star, flash, country, radikal, in-out, animasyon, panorama, motivasyon, bye-bye, ve niceleri. İşyerleri ve nesne isimleri aldı başını gidiyor: Coupon Cars, Computer Center, Cotton Bar, Fast Food Center, First Class, Jet Group, Haute Couture, Kebaphouse, Lingerie, Mode House, Pizza Fast, Pop Line, Porcelain Collection, Printing, Pyramid, Be Chiq vb… Prof. Dr. Y. Müh. İlhami Çetin’in (5), “Mağazaların ve işyerlerinin yabancı (İngilizce) adları, kentlerimize sömürge havası vermektedir.” yorumu yanlış mı? Evimin bulunduğu sokakta yeni açılan bir işyerinin adı Tawukchu. Kesinlikle yanlış okumadınız; çevrenize bir göz atın nicelerini göreceksiniz. Ünlü yazar Hasan Pulur bu gidişe dayanamaz ve yakında Türkiye Cumhuriyeti’nin de İngilizcesini yazarız: Republic of Turkey; hani pek de uygun olur (!)” demekten kendini alamaz. Sakın ha “Canım bu da olur mu?” demeyin; GAP İdaresi’nin giriş kapısına yazdılar bile “Republic of Turkey Prime Ministry Souttheastren Anatolia (!). Ah eşek arıları neredesiniz? Mısırlı politikacı Fikri Abaza, Cumhuriyet’in onuncu yıl bayramında Türkiye’ye gelip “Ulusal bilinç her şeyi önüne katıp gitmiştir.” yorumunu yaptıktan sonra Beyoğlu’ndaki dükkanları bakın nasıl anlatır: “Yabancı mağazalar kapıların üstünde kendi dilleriyle yazılmış levha asamazlar. İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan ve Yunanlıların Türkiye’deki dilleri, yeni harflerle Türkçedir…”

Şimdi Ata’mıza gönül borcu ödemenin zamanı: Ulus devlet için, geleceğimiz için Türkçemizi koruyup kollayalım. Yanlış yolda olanları güzel Türkçemizle uyaralım. Susmayalım. Atalarımızın olduğu gibi, yarınlarda bizim de kemiklerimizi sızlatırlar.

                        Son olarak iki önerim olacak: Baroların zaman zaman çevre gibi toplumsal sorunlarla yakın ilgisine, uğraşına tanık oluyoruz. Dil kirliliği de çok önemli. Barolar, gerekirse öbür toplum örgütleriyle, yerel yönetimlerle de işbirliği yaparak özellikle tecimsel (ticari) amaçla gerçekleştirilen dil kirlenmesine karşı toplumsal savaş açmalıdır. Ne dersiniz? Karaman ve Beypazarı’ndaki uygulamalar birer çapıcı örnek. Başka bir örnek Fransa, yasayla Fransızca’yı yozlaştıran eylemlere karşı ceza yaptırımları koydu. Unutmayalım dil bir ülkenin onur ve kimlik sorunudur. Bir Mısır Devlet Başkanı’nın “Türklerin dilinden Arapça sözcükleri alsanız konuşamazlar.” diye aşağılamasını anımsayalım. Öte yandan yargıda kullanılan, Türkçe olmayan, bireylerin üstelik genç savunmanların (avukatların) dahi anlamakta zorluk çektiği sözcükler yerine Türkçe karşılıklarının kullanılması konusundaki girişim ile etkinliklerin de yararlı olacağı inancındayım.

                        Türk Dil Kurumu sözlüğünde Fransızca olan rapor sözcüğünün karşılığı “yazanak” olarak belirlenmiş. Sakın ola “…efendim dilimize yerleşmiş artık…” deyip kolaycılığa kaçmayınız. Dil devriminden önce dilimizdeki yabancı sözcük oranı %80’lere tırmanırken şimdilerde tersi oldu yani %20’lerde. Dilimiz öz be öz Türkçe on binlerce sözcük kazandı. Müzekkere, teskere, tensip, fezleke, istinabe gibi ne bireylerin ne de genç hukukçuların anlamakta zorlandığı, özü de sesi de yapısı da bize yabancı sözcükler ile bunun gibi binlercesi yerine karşılıklar bulmada sizin de katkınız olsun istemez misiniz?

Yineliyorum, susmayalım. Unutmayalım ki dil bir ulusun onur ve kimlik sorunudur.

                        DİPNOTLAR :

 1. İ. Sungu, Yeni Osmanlılar ve Tanzimat I. sf.843.

2. İstanbul Ansiklopedisi, 1. Cilt, Atâullah Efendi.

3. Afet İnan

4. Atlas Dergisi Ocak 2000, sf. 46 Şaman Türkler.

5. Müdafaa -i Hukuk Dergisi, 1 Haziran 2001, sayı 34.

6. Milliyet 15 Haziran 2001.

7. Hürriyet 27.10.2002 “Beypazarı İlçesi’nde, yabancı adla işyeri açmak isteyenlere, işyeri açma ruhsatı verilmeyeceği bildirildi.

8. HAK Sözcüğünün Türkçesi, Yargıtay Dergisi 1981 sayı 1-2 sf.129.

           Çetin AŞÇIOĞLU

       Yargıtay Onursal Üyesi

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.