Custom Search

Dünya Dili Türkçe

19 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Yine kendine  has koltuğunda oturuyordu. Büyükçe salon ve salonun duvar diplerinde çeşitli  çiçekler sanki misafirlere tebessüm ediyorlardı. Gün ışığı pencereden içeriye  alçak gönüllü bir yolcu gibi süzülüyordu. Bazen misafirlerin saçlarını okşuyor  ve bazen de koltuğunda mütebessim oturan nur adamın çehresine aydınlık  sunuyordu. Hayır hayır bu ona aydınlık sunuyor diye isimlendirilemezdi. Ondan  aydınlık derliyordu ışık. Sonra güneşe taşıyordu bu derlediği nurları.
Ya dudaklardan dökülen kelimeler. Onları kim derliyordu şimdi. Onları kim  derleyecek elbette misafirler. İçi mânâ yüklü kelimeler, cümleler tuba dalı gibi ağıyor ve misafirlerin gönül  dudaklarına kadar uzanıyordu. Misafirler bir sofradan değil, güzel söz ve  belâgat dallarından topluyorlardı yemişlerini. Turfanda meyvelerini. Sohbet olurken bir taraftan da çay servisi yapılıyor ve çay bardaklarında  kaşıkların çıkardığı sesler havayı dağıtmamak için oldukça tiz perdeden akıp  gidiyordu. Misafirler bardakların çeperlerine değdirmeden sadece suyunu  dalgalandırarak çaydaki şekerleri eritmeye çalışıyordu. Bir ara bir genç şöyle bir soru sordu koltukta mehip bir şekilde oturan vakur  adama. “Türkçe’yi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz.” diyorsunuz. Bu  sözünüzü biraz açar mısınız? Nur çehreli adam gözleriyle bilinmez bir ufka bakıyor gibiydi. Bakışları o an  daha da derinleşti. Evvelce söylemiş olduğu sözü hatırladı. Bu sözün elbette bu  gün için boyutlarını anlamak oldukça müşküldü. Böyle Avrupa kapılarında dilencilik eden bir milletin boyunu aşkın bir hayaldi  bu. Ama her hayal gerçekleşebilirdi. Çalışılırsa aşılmayacak yokuş yoktu. Önemli olan azmi elden bırakmamak ve Ferhat gibi engel ve badirelere kazmayı  yılmadan bir ömür boyu vurabilmekti. Bu süreklilik nice dağları deler, nice tepeleri dümdüz ederdi. O sıra aklına Hay bin Yakzan’ın gözlemi geldi. Bir yerden damlayan suyun bir  taşı nasıl deldiği gözlemi. “Evet!” dedi o an. “Bu söz mühim bir vazifeyi beraberinde getiriyor. Şu gün bu sözü yerine getirmeye her zamankinden daha muhtacız. Belki farz gibi bir şey. Türkiye’nin yeni Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması, Avrupa, Amerika,  Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçe’nin bir dünya dili  haline gelebileceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın  münasebetinin olduğu, hatta onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa,  Türkçe’nin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu  avantajı da söz konusu.” Bu sırada gözleri daha da derinlere bakar gibiydi. Tarih deyince onun yüzü bir  başka hâl alır. Acı-tatlı günler sanki gözünün önünden tek tek geçerdi. Ama o  bir bahçeden bal almasını bilen arılar, kelebekler gibi hayalini güzellik  çiçekleri üstünde dolaştırır ve alacağı balı alır gönüllere takdim ederdi. İşte  yine aynı hâl, aynı aydınlık çehre, aynı bakışlar bu iklimden bir şeyler  toplayıp, sunmanın sevinci ve hazzıyla tebessüm içindeydi. Sözlerine şöyle devam  etti: “Evet Türkçe Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki- her ne kadar o  dönemde devletin resmî dili olmasa bile- halk tarafından konuşulagelen bir  dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerin  gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve  yetmiş yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçe’nin geliştirilmesi  geleceğimiz adına çok önemlidir.” Burada önce, çevredeki çiçekler sonra misafirler üzerinde bakışlarını  dolaştırdıktan sonra sanki zorlu bir şeyin bizi beklediğini anlatır gibi yüzü  hüzünlü bir hâl aldı. Belli ki bir aşılması gerekli engelden söz edecekti.  Sözlerine şöyle devam etti: “Diğer taraftan Batı ile entegrasyon sağlanması, mesela teknolojinin gelişmesi  ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi  ile çağın bütün varidatının benimsenmesi de yine Türkçe’nin ortak dil olmasına  bağlıdır.” Bu sırada bakışları biraz ötede sehpanın üzerinde duran Kur’ân’a çevrildi.  Sözlerini şöyle sürdürdü: “Hz. Musa (a.s) Eyke’de Şuayb (a.s) gibi bir söz sultanı ile tanışınca kendi  kendine: ‘Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz.  Ki sözümü anlasınlar.’ demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha  mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı  ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz.  Musa’nın mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir  harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de  Allah’ın bir lütfu olarak; “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” ayetiyle,  mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa (a.s)’ın  Rabbinden istediği şey, Efendimize bir nimet olarak verilmiş ve onun şükran  duyguları coşturulmuştur.

 Yine Efendimiz,Beyanda sihir vardır.” diyerek gelecekte her şeyin gücünü  beyandaki edadan alacağını haber vermiştir.” Her “Efendimiz” sözü geçtikçe yüzünde ayrı bir aydınlık tayfları dolaşıyordu nur  çehreli adamın. Sanki Efendimiz sözüyle maziye seyahat ediyor ve o yüce kametin  ikliminden alacağını alıp misafirlere sunuyordu. Bu sunuş konuşmanın içine bazen  birkaç damla gözyaşı ve bazen ağlamaklı bir çehreyle sirayet ediyordu. Sözlerine  şöyle devam etti: “Ayrıca Adem (a.s)’e öğretilen isimler Efendimiz’de daha bir açıklığa  kavuşturulmuştur. Efendimiz (s.a.s) ahir zaman peygamberi olduğuna göre bu da  bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet çağımızda her şey  ilme bağlıdır. Ve artık bizler bir ilim çağını yaşıyoruz. Ancak bunun insanlığa  sunulması meselesine gelince o gücünü beyandaki edadan alacaktır. Günümüzde koskocaman bir Türk dünyası olarak bu fonksiyonları eda edebilmek için  yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça ve İngilizce ile bir şeyler yapamayız ve  hedefe ulaşmamız oldukça zordur. Bu itibarla Türkçenin böylesi önem arz etmesi,  başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu  açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar  yetiştirerek, onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok  ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bu sebepten bir  taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime türetirken, diğer taraftan da  asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mal olmuş kelimelerin muhafazasının  zaruretine inanıyorum.. Evet millete mal olmuş bu kelimeler artık bizimdir ve  dil zenginliğimizin bir buududur.” Bu sırada yine tarihe doğru bir yolculuk yaptığı her halinden belliydi.  Gözlerini kıstı. Bir şeyleri daha iyi gerebilmek için sanki ufuklar ötesine  bakıyor gibi bir hâli vardı. Dudaklarından dökülen cümleler bizi zannımızda  yalan çıkarmadı. Bir güzide yolculuktan çiçekler gelmişti işte bize. Bir tarihi  hakikat önümüze serilmişti nakış nakış, rengârenk çiçekler gibi. “Meselâ  medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda o dönemde kullanılan dille  bir şey ifade edebilmek için günümüzde olduğu gibi istidradi birtakım  açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe, bir zenginliğe sahip  olduğunu görürüz. Bana göre bunlar tekrar gözden geçirilerek mutlaka  değerlendirilmelidir. Günümüzün gençleri, onu anlamıyor diye bu zenginliğin bir  kenara atılması kat’iyen doğru olmaz.

Günümüzde her zamankinden daha geniş imkanlara sahip bulunuyoruz. Bugün,  Türkçeye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin  önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medyayı,  bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini  bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden isbat-ı vücut edebilmesi bir açıdan  Türkçe’nin dünya dili haline getirilmesine bağlıdır.” Burada çaylar tekrar  tazelendi. Koltuğunda oturan adam yanındaki sehpanın üzerindeki fağfur renkli  çayını alıp, hurma ile yudumlarken bir taraftan da konuşmasına devam ediyordu.  “Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi arz etmek istiyorum. Benim eskiden  beri Türkçeye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim var. Meselâ bana Arapça -ki  Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma  kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanü’ş-Şuarâ, Baki’nin şairane  ifadesini, Şeyh Galip’in mânâdaki derinliğini, Mehmet Akif’in samimiyetini  satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhat… Hâsılı geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçeyi  mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.” Sorunun cevabı bitmişti. Misafirlerin gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Şimdi  karşılarında bir Türkçe aşığı zatı görmenin ve dinlemenin memnuniyeti her  hallerinden belli oluyordu. Bir süre sonra yerinden kalkan nur yüzlü adam odasına giderken, misafirler  aldıkları dil gıdasının ve bunun eşliğinde ledünnî hazzın doygunluğuyla ona  hayranlıkla bakıyorlardı.
Şeref Akın

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz