Custom Search

Harf İnkılâbı

16 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Prof.  Dr. Zeynep KORKMAZ

Sayın  Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Sayın davetliler, değerli meslektaşlarım.

Türkiye  Cumhuriyetinin 75’inci, dil inkılâbının 66’ncı, harf inkılâbının da 70’inci yıl  dönümü dolayısıyla, kültür inkılâbının ilk yapı taşı niteliğinde olan, hazırlık  ve uygulama safhalarındaki çalışmaların bir kısmı bu sarayın muhteşem tarihî  tablosunda gerçekleştirilen harf inkılâbı üzerinde durmak ve sizlere bu salondan  yine o günlerin heyecan duyguları ile seslenmek istiyorum.

Bildiğiniz üzere “harf inkılâbı” veya “yazı inkılâbı” diye adlandırdığımız bu  inkılâp, Arap alfabesi yerine Lâtin alfabesi temelindeki millî bir Türk  alfabesini geçerli kılan bir değişimin ifadesidir. Bu inkılâp 1928 yılının 8-9  Ağustos gecesinde, ulu Atatürk’ün Sarayburnu Parkı’ndan halka yaptığı bir  konuşma ile müjdelenmiş ve bir iki ay içinde gerekli ön çalışmalar tamamlanarak  1 Kasım 1928 tarihinde, 1353 sayılı kanunla TBMM’nin onayından geçmiş ve  yürürlüğe girmiştir.

Harf  inkılâbı, niteliği bakımından basit bir yazı değişiminden ibaret değildir. Bu  inkılâbın sosyal yaşamımızda, dil ve kültür tarihimizde önemli bir yeri vardır.

Bilindiği  üzere Atatürk inkılâplarının dayandığı temel ilke, Türkiye Cumhuriyetini siyasî  yapısı bakımından olduğu gibi, sosyal yapısını şekillendiren kültür değerleri  bakımından da çağdaş bir devlet hâline getirmekti. Dolayısıyla harf inkılâbı da  millî değerlere bağlı bir çağdaşlaşmanın ifadesidir. Ayrıca, sosyal ve kültürel  alandaki öteki yeniliklere de temel oluşturan bir özellik taşımaktadır. Türk  toplumunun kendi diline, kendi tarihine sahip çıkabilmesi, eğitim birliğine ve  millî bir eğitim sistemine kavuşabilmesi, okuyup yazma öğrenmenin  kolaylaştırılması ve kültür alanındaki gelişmelerde gerekli hamlelerin  yapılabilmesi, her şeyden önce Türk ulusunun kendi dilinin özelliklerine uygun,  kolay öğrenilir bir alfabe sistemine sahip olması ile gerçekleştirilebilirdi.

Türkiye  Cumhuriyetinin temel ilkeleri ve devlet felsefesi ile bağlantılı olarak,  Atatürk’ün yazı inkılâbı konusunda dayandığı gerekçe, Arap dilinin  ihtiyaçlarından doğmuş olan Arap yazısının Türk dilinin özelliklerine aykırı  düşmesidir. Bu gerçek, ülkede okuyup yazma güçlüğü doğuruyor ve kültür  alanındaki gelişmelerin önünü tıkıyordu.

Alfabe  temeline dayanan gelişmiş yazılarda alfabeyi oluşturan işaretler veya harfler,  dildeki seslerin yazıya yansımış sembolleridir (karşılıklarıdır). Bu nedenle bir  alfabenin mükemmelliği, o alfabedeki işaretlerin dildeki sesleri ve dilin ses  yapısını karışıklığa meydan vermeyecek biçimde karşılamasına bağlıdır. Oysa,  Türkçeye uygulanan Arap harfleri, böyle bir imkânı sağlamaktan çok uzak  durumdadır. Çünkü yine hepimizce bilindiği gibi, Arap dili Hamî-Samî diller  ailesine giren bükümlü bir dildir. Bu dilde yeni türetmeler ve fıil çekimleri  sabit harflere bağlı kök durumundaki kelimelerin iç bünyelerinde meydana gelen  ünlü kırılmaları ve bunların “vezin” denilen belli gramer kalıplarına göre  genişletilmesi ile yapılır. Klâsik bir örnek olarak, ketebe “yazdı”, kâtib  “yazan”, mekteb “okuyup yazma yeri”, mektûb “yazılmış şey” gibi şekiller  gösterilebilir. Türkçe ise Altay dil ailesine bağlı, eklemeli (agglutinant,  iltisaklı) bir dildir. Bu dilde kelime kökleri sabittir. Yeni türetmeler ve  çekimler bu köke eklenen ekler ile karşılanır.

Ayrıca,  Türkçe, kendi ses sisteminde ünlülere ağırlık veren bir dildir. Standart  Türkçede 9 ünlü vardır. Arap yazısı ise, ünsüz iskeletine dayanan bir yazıdır.  Ünlülerinin sayısı üçü geçmemekte ve bunlar da yalnız uzun okunan ünlüler için  kullanılmaktadır. Yani yazıda kısa ünlüler yazılmamaktadır. Oysa, Türkçe aynı  zamanda kısa ünlülere dayanan bir dildir. Arapçadaki bu ünlü eksikliği  dolayısıyla ünsüzlere ağırlık verilmiş ve ünsüzlerinde Türkçenin ünsüz sistemi,  ses yapısı ve ses kuralları ile bağdaşmayan bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Bu  durum, dilimize girmiş Arapça ve Farsça kelimelerin doğru okunup yazılması bir  yana, Türkçe kelimeler için bile büyük bir sıkıntı doğurmuştur. Söz gelişi q½  yazılışındaki bir sözün gel mi kel mi, kil mi gil mi, gül mü yoksa göl mü  okunacağı yalnızca karineye yani sözün gelişine bağlı kalıyordu. Dolayısıyla bu  imlâ, ünlülere değer vermeyen, kelimelerin kalıp hâlinde yazıldığı klişeleşmiş  bir imlâ idi ve yine ünsüzlerinde Türkçe ile bağdaşmayan uyumsuzluk dolayısıyla,  Türkçenin tek bir k ünsüzüne karşı Arap imlâsının kef ( ” ) ve kaf ( , ) diye  ayrılan iki ünsüzü, Türkçenin tek h sesine karşı ha ( Õ ), hı ( O ) ve he ( ^ )  diye adlandırılan üç h’si, Türkçenin tek s ünsüzüne karşı sat ( ‘ ), sin ( ” )  ve peltek s ( À ) denen üç türü, z ünsüzünün z ( ” ), zel ( < ), zı ( ´ ) ve dat  ( ÷ ) olarak adlandırılan dört türü, t’nin te ( ® ) ve tı (¹ ) denilen iki türü  vardır. Yazıda ünlülerin kalın mı ince mi okunması gerekeceği bu ünsüz türlerine  göre ayarlanıyordu. Oysa, Türkçede bu çeşitli ünsüzlere hiç gerek yoktu. Çünkü  bir ünsüzün ön sıradan (palatal) mı arka sıradan (guttural) mı olduğu ünlü uyumu  kuralı sayesinde kolayca ayarlanabiliyordu. Söz gelişi, bakmak sözündeki k’yi  kaf ( , ) ile yazmak, ekmek sözündeki k’yi de kef ( ” ) ile yazmak gerekmiyordu.

Türkçede  boğumlanma (atikulation) noktalarındaki ayrılık sebebiyle ayrı ses değerleri  taşıyan g, ğ, v, ñ, y gibi ünsüzler Osmanlı imlâsında tek bir harf ile kef ( ” )  ile karşılanıyordu Bunun okuyup yazmada ortaya koyduğu güçlük çok büyüktü. Söz  gelişi, değirmen sözündeki ğ ünsüzü kef ( ” = s¦d½o ) ile karşılanırken, bağır  sözündeki ğ, gayın ( = dG ) ile karşılanıyordu. kovmak sözündeki v, gayın ile  yazılırken ( oLG­ ), övmek sözündeki v kef ile (pL½” ) yazılıyordu. Bu güçlükler  için daha nice nice örnekler sıralanabilir. Durum yukarıda belirtilen bütün  ünsüz türleri için de aynı idi.

Türkçede  birer hançere sesi olan ayın ( Y ) ve hemze ( ¡ ) ünsüzleri bulunmadığı için  bunların yazılıp okunması da ayrı bir sorun oluşturmuştur. Bu sesleri taşıyan  alıntı sözler, Türkçedeki okunuşlarında söz başlarında hep, söz sonlarında çok  kez atılarak a, ı, o, u, ö, ü gibi ünlülere çevrilmiş, kelime içinde de ya  atılmış ya da kesme biçiminde okunmuştur: âciz, acaba, ömür, malûm, maruf,  memur, mimar gibi. Ancak, bunların imlâda ne zaman elif, ne zaman ayın ve ne  zaman hemze ile yazılacağı, her sözün yazılışını teker teker bellemeden öteye  bir çözüm getirememişti.

Bu  güçlüklere, imlâda yazılıp da okunmayan, Arap dilinde p, ç bulunmadığı için  sonradan imlâya eklenmesine rağmen, yazıda karışıklığa yol açan p, ç  ünsüzlerinin durumu ile daha başka karışıklıkları da ekleyebiliriz. Bu konu ile  ilgili ayrıntılar ve Arap yazısının Türkçenin imlâ sisteminde yarattığı  sıkıntılar, birkaç yazımızda ayrıca ele alındığından,1 burada konuşmanın özünden  ayrılarak daha fazla ayrıntıya inmek istemiyoruz. Ancak, belirtilmesi gereken  önemli husus şudur ki, Arap dilinin ses yapısı ve gramer kuralları ile Türk  dilinin ses yapısı ve gramer kural ları arasındaki zıtlık ve uyuşmazlıklara  rağmen, Türk yazı sisteminin Arap yazısının kalıplarına sokulması, Türkçede  imlâyı klişeleştirmiş; her kelimeyi şekil ve anlam olarak teker teker tanıma ve  öğrenme mecburiyeti doğurmuştur. Dilde Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin de  fazlasıyla yer almış olması, bu güçlüğü daha da artırmıştır.

Arap  yazısının Türk dili açısından getirdiği bu yetersizlik, Tanzimat döneminden  başlayarak sık sık Osmanlı imlâsını gündeme getirmiş ve çeşitli tartışmalara yol  açmıştır. Bu tartışmalar sonunda, zamanla iki farklı görüş su yüzüne çıkmıştır.  Bunlardan biri Arap yazısı temelindeki Osmanlı imlâsının ıslahı görüşüdür.  Ancak, bu görüşle ilgili denemeler olumlu bir sonuç vermemiştir. O hâlde, geriye  kalan ikinci görüş, alfabe değişikliğidir.

Bütün bu  olumsuz gelişmeleri yakından izleyen ve bilen Atatürk, artık bir yazı inkılâbı  yapmanın gereğine inanmış bulunuyordu. Üstelik böyle bir inkılâp dil tarihimizde  bir dönüm noktası oluşturacak, sosyal ve kültürel alandaki öteki inkılâplara da  temel vazifesi görerek öncülük edecekti. Ne var ki, böyle bir inkılâbı  gerçekleştirmek kolay değildi. Bunun için önce Arap alfabesi ile okuyup yazma  güçlüğünün getirdiği olumsuzlukların halka açıklanması, sosyal yapının böyle bir  değişimi kabule hazır duruma getirilmesi, uygulama için zaman ve zemin  şartlarının kollanması, uygulamanın sistemli ve plânlı bir programa bağlanması  gibi önemli süreçlerden geçmesi gerekiyordu. Bunda, inkılâbı uygulayacak önderin  kimlik ve kişilik yapısının toplumca benimsenmesinin de önemli bir payı vardı.

Biraz  önce yazı inkılâbının dil ve kültür tarihimizde bir dönüm noktası oluşturduğuna  işaret etmiştik. Öyle ya, Run ve Uygur yazılarından başlayarak -Benden sonra  konuşacak olan değerli meslektaşım Prof. Dr. Sayın Osman Sertkaya’nın da  üzerinde duracağı üzere- Türk toplumları tarih boyunca çeşitli alfabe  sistemlerini benimsemiş ve kullanmışlardır. Türklerin, Anadolu bölgesinde yurt  tutan kolu, XI. yüzyıldan başlayarak XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan 900  yıllık bir dönemde Arap yazısını benimsemiş bulunuyordu. Bu yazı ile binlerce  kültür ürünü ortaya konmuştu. Üstelik Arap yazısı İslâm din ve kültürünün bir  sembolü gibi de algılanıyordu. Türk toplumunun böyle gelenekleşmiş bir yazı  kültüründen koparılıp da Lâtin yazısı temelinde yeni bir alfabeyi benimsemesi  elbette kolay değildi. Ama inkılâpların dayandığı temel ilkeler ve Türk  milletinin geleceğini ilgilendiren gelişmeler de böyle bir değişikliği  kaçınılmaz kılıyordu. Esasen Arap yazısının Türkçe için ne kadar yetersiz  kaldığı Tanzimat, Servetifünûn ve Millî Edebiyat döneminde yapılan bilimsel  tartışmalarda da ortaya konmuştu. Arap yazısını ıslah yolundaki denemeler de  başarısız olduğu için çıkar yol Türkçenin dil yapısına uygun bir alfabe  sisteminin kabulünde idi.

Atatürk‘ün Türk toplumunda bir yazı inkılâbı yapılması gereğini benimseyen  görüşü oldukça eskidir ve Cumhuriyetten önceki yıllara kadar uzanır.2 Türk  toplumunun kendi gelişmesini engelleyen bağlardan kurtularak, geleneksel  kültürden çağdaş kültüre geçmesinin inkılâpçı atılımlar ile  gerçekleştirilebileceği görüşünde idi. Ancak, yukarıda belirtilen sıkıntıların  giderilmesi için önce toplumun böyle bir geçişe hazır duruma getirilmesi  gereğine de inanıyordu. Onun büyük Nutuk’unda dile getirdiği “Ben milletin  vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını, bir millî  sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey, bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik  ettirmek mecburiyetinde idim.” sözleri,3 bu görüşün ve inkılâplardaki zamanlama  sırasının önemine işaret etmektedir.

Cumhuriyet döneminde, Lâtin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923  yılında başlamıştır. Bu tarihte İzmir’de düzenlenen İktisat Kongresi’nde Ali  Nazmi ile bir arkadaşı Lâtin harflerinin kabulü konusunda bir öneri vermişlerdi.  Ancak, bu öneri tepki ile karşılanmış, hatta en büyük tepki de “Lâtin Harflerini  Kabul Edemeyiz” başlıklı yazısı ile4 Kongre Başkanı Kâzım Paşa (Karabekir)’dan  gelmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın da 1923’te İzmir’de İstanbul gazetecileri ile  yapılan bir toplantıda yine böyle bir öneri ileri sürdüğünde bu öneriyi Atatürk  bile olumlu karşılamamıştır. Çünkü, memlekette o gün esen hava böyle bir yenilik  için daha zamanın gelmemiş olduğunu gösteriyordu. Nitekim Atatürk, bu  isteksizliğinin sebebini daha sonraki yıllarda Falih Rıfkı Atay’a “Hüseyin Cahit  bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı inkılâbının daha zamanı  gelmemişti.” diye açıklamıştır.5 Aynı durum, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki  müzakerelerde de göze çarpıyordu. 25 Şubat 1924 tarihinde İzmir Milletvekili ve  Millî Eğitim Bakanı Şükrü Saracoğlu, millî eğitim bütçesi dolayısıyla yaptığı  konuşmada, yapılan bunca fedakârlıklara rağmen, halkın hâlâ okuyup yazma  bilmemesinin Arap harflerinin yetersizliğinden kaynaklandığını dile getirdiği  zaman karşılaştığı büyük tepki, Atatürk’ün zamanlama konusundaki duyarlığının ne  kadar yerinde olduğunu ortaya koyan bir örnektir. Bu durum bir süre basındaki  yazı ve tartışmalarda da devam etmiştir. Atatürk, yenilikleri topluma bir  oldubitti biçiminde kabul ettirme yerine, toplumu, duygu ve düşünceleri ile bu  yeniliğe hazırlama yöntemini benimsemişti. Bu nedenle 1924-1928 yılları  arasındaki süre, yazı ve dil inkılâbına öncülük eden bazı yeniliklerin yapılması  (3 Mart 1924’te öğretim birliği ile ilgili, Tevhid-i Tedrisat kanununun, 26  Aralık 1925’te İslâm takvimi yerine uluslar arası takvimin ve saat ölçülerinin  kabulü, 24 Mayıs 1928’de çıkarılan bir kanunla Arap harfli rakamlar yerine Lâtin  esaslı uluslar arası rakamların alınmış olması gibi) ve yeni Türk alfabesinin  kabulü için bir ortam hazırlama süresidir.

Bu geçiş  döneminden sonra, artık harf inkılâbına el atma zamanı da gelmiş olduğundan,  Atatürk‘ün direktifı ve Bakanlar Kurulunun kararı ile daha önce kurulmuş olan  Dil Encümeni 26 Haziran 1928 tarihinde resmen çalışmaya başlamıştır. Falih Rıfkı  (Atay), Yakup Kadri (Karaos-manoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın), Ahmet Cevat (Emre),  Ragıp Hulûsi (Özdem), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Emin (Erişirgil) ve İhsan  (Sungu)’dan oluşan bu encümen, Lâtin alfabesi temelinde, ancak, her yönü ile  Türkçenin ses yapısına uygun millî bir Türk alfabesi hazırlama görevini  yüklenmiş bulunuyordu. Encümen çok dikkatli ve titiz çalışmalar yaparak, bir  tasarı hazırlamıştır. Encümen tarafından hazırlanan bu tasarıda ne Arap  alfabesindeki harfler yer almış ne de Avrupa milletlerinin yazılarında görülen  ch, sch, tsch gibi ikili, üçlü ve dörtlü harflere yer verilmiştir. ç, c, s, j, ğ  gibi harfler de başka dillerin alfabesinden alındığı hâlde, ses değerleri  bakımından kendi dilimize göre ayarlanmıştır.6 Çalışmalar sırasında komisyon  güçlükle karşılaştıkça, Atatürk devreye girmiş ve bu güçlükleri keskin görüşü  ile aydınlığa kavuşturmuştur.7

Komisyonun üzerinde durduğu önemli bir nokta da kabul edilecek yeni alfabenin  uygulama süresi idi. Üyeler bu yeni alfabenin 5-15 yıl arasında değişen bir süre  içinde uygulanabileceği görüşünde idiler. Komisyon üyesi Falih Rıfkı Atay,  Komisyon tasarısını Atatürk‘e sunduğu zaman, Atatürk‘ten aldığı cevap, devlet  başkanının bu konudaki derin seziş gücünü bir daha ortaya koyar niteliktedir.  Falih Rıfkı Atatürk‘le aralarında geçen bu konuşmayı şöyle aktarmıştır:

Atatürk  bana sordu:

-Yeni  yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

-Bir on  beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim.  Gazeteler yarım sütundan başlayarak yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler  ve yüksek mektepler için de tedricî bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme  baktı:

-Bu ya üç  ayda olur, ya da hiç olmaz, dedi. Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile  yüzüne bakakalmıştım.

-Çocuğum  dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi, herkes bu eski  yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu,  bizim yazı da Enver’in yazısına döner. Hemen terk olunuverir. “8

Bu  konuşmada geçen ve Enver yazısı denilen yazı, Enver Paşanın Osmanlı imlâsına bir  çare bulmak üzere, imlâya, ünlülerin ilâvesi ve her harfin ayrı yazılması ile  oluşturduğu bir imlâ biçimidir. Ne yazık ki, hatt-ı munfasıl, hatt-ı cedîd,  Enverî yazı veya Enver yazısı denilen bu yazı türü de uygulamada benimsenmemiş  ve fıyasko ile sonuçlanmıştır.

15  Ağustos 1928 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir makalede Yunus Nadi de  yeni harf uygulamasının aceleye getirilmemesi gerektiği görüşünü savunuyor ve  kesin uygulama için kendisince on yıldan fazla bir süreye ihtiyaç olduğunu ileri  sürüyordu9. Ancak Atatürk, Yunus Nadi’nin görüşünü de mantıklı bir cevapla  geçersiz kılmıştır10.

Esasen  Atatürk’ün; 1928 yılının 8-9 Ağustos gecesinde Sarayburnu Parkı’nda yaptığı  tarihî konuşmasında, Arap yazısından gelen güçlüğü, halkın bütün emeklerini  kısırlaştıran çorak bir yolda yürümeye benzetmesi ve “Bir milletin, bir heyet-i  içtimaiyenin yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan  olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir;  iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat  milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hatâ bizde değildir. Türkün  seviyesini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır. Artık  mazinin (geçmişin) hatâlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hatâları tashih  edeceğiz (düzelteceğiz).”11 sözleri, hem tarihî bir zaruretin, hem kendisine  güvenilir bir önder olarak millet üzerindeki yapıcı etkisinin, hem de bu işteki  düzenli ivediliğinin ifadesidir.

Nitekim  bundan sonra 11 Âğustos-29 Ağustos 1928 tarihleri arasında yine bu sarayda,  Atatürk‘ün başkanlığında milletvekillerinin, yazarların ve dilcilerin katıldığı  alfabe uygulaması ile ilgili toplantılar ve dersler başlamıştır. Bu  toplantılarda Alfabe Encümeni’nin hazırladığı taslak doğrultusunda kabul edilen  ilkeler de Başbakan İsmet Paşa (İnönü) tarafından 3 madde hâlinde basına  açıklanmıştır12.

Bundan  sonraki günler ve haftalar (23 Ağustos-21 Eylül 1928) Atatürk‘ün yeni Türk  alfabesini öğretmek için bizzat önderlik ettiği yurt gezilerine ayrılmış ve bir  eğitim seferberliği başlatılmıştır13.

Görülüyor  ki, gerçekleştirilen dil inkılâbı ile dil ve kültür tarihimizin çetin bir dönüm  noktası başarı ile aşılmıştır. Plânlı ve düzenli sosyal değişimin mükemmel bir  örneği ortaya konmuştur. Tasarlanan daha sonraki inkılâpların hedeflerine  ulaşabilmesi için de sağlam bir temel hazırlanmıştır. Getirdiği sonuçlar  bakımından da eğitim ve kültür hayatımızda verimli gelişmeler sağlanmıştır.

Harf  inkılâbının 70. yıl dönümünü kutlarken, aziz Atatürk‘ün ve bu alanda emeği  geçmiş değerli düşünce adamlarının manevî huzurlarında şükran ve saygı duyguları  ile eğiliyor, sizleri de saygılarımla selâmlayarak konuşmama son veriyorum.

* “Harf  İnkılâbının 70. Yıl Dönümü” dolayısıyla, 26 Eylül 1998 tarihinde Dolmabahçe  (İstanbul) Sarayı’ında yapılan konuşma metnidir.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.