Custom Search

ÖZTÜRKÇE ile BİRLEŞİK SÖZCÜKLER ÜZERİNE

20 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Notlar :

1) Hasan Eren “Eski dilci” kavramını  öz Türkçe akımı  ve Atatürk’ün “Türk Dil Kurumu” yanlıları için; “yeni dilci”leriyse şimdiki  “Türk Dil Kurumu” yanlıları anlamında kullanmaktadır.

2) Doğan Aksan, devrimi sonucunda 25.000 kadar yeni  sözcüğün benimsenmiş olduğunu, kuruluş biçimi tartışılan sözcük sayısının 50’yi  aşmadığını, bu oranın ise % 0,5 olduğunu belirtmektedir.

         Türk Dili’yle ilgili birçok şey yazılıyor.  Yazılanların çoğu “eski dilciler” ile “yeni dilciler” arasındaki bir tartışı  niteliğinde. Örnek olarak Hasan Eren, Mertol Tulum ve İsmail Parlatır’ın “Türk  Dili Dergisi’nde çıkan çeşitli yazılarını verebiliriz. Bir dilin gelişmesi, çok  iyi araştırılmasına bağlıdır. Türk Dili’yle ilgili araştırı, tartışı ve  eleştiriler bu nedenle son derece önemlidir. Türk Dili’ni araştırmak,  geliştirmek ve varsıllaştırmak bilimcilerin görevidir. Bu görevin simgesiyse  1932’de kurulan Türk Dil Kurumu’dur.

         Bu kurum, kuruluşundan 1980’e kadarki dönemde  belli bir çizgi izlemiştir. Bu çizgi dilimizi yabancı kökenli sözcüklerden  arındırmak, dilin kaynağına, halka inerek Türkçenin gerçek sözcük dağarcığını  ortaya çıkararak Türkçe sözcük köklerinden sözcükler türeterek Türkçeye yeni bir  kimlik kazandırmaktır. Bu çizgiden ara sıra sapıldığı, yabancı sözcüklerin  Türkçeden atılmasında pek nesnel davranılmadığı, örneğin Arapça ve Farsça  sözcüklerin yerine öz Türkçe sözcükler bulunması için gösterilen çabanın Batı  dillerinden gelen sözcüklere karşı gösterilmediği kanısına kimilerince varılmış,  dili yabancı ögelerden arındırma çalışmalarının arkasında daha başka amaçların  yattığı izlenimi uyanmıştır. (Bkz· Öner 1987: 132-133).

         Durum böyle olunca, gerçek amacın dili  geliştirmek değil o dili konuşanların dinsel kültürlerine etkiyerek onları bu  kültürden uzaklaştırmak olduğu sanılıyor. Bu tür görüşleri ileri sürenler  eskiden beri vardı. Örneğin Ebüzziya Tevfik “Mecmua-i Ebuzziya”nın 1898’de çıkan  82. sayısında Türkçe sözcük kullananların dilini kesmekten söz etmiş, “Bugün her  kelime-i Arabiyye yerine bir kelime-i Türkiye ikame etmek isteyenler,  düşünmüyorlar mı ki böyle bír teşebbüs bizim için din, mezhep, iman, namus  hamiyyet, gayret, iffet, ismet gibi sıfatın cümlesinden tecerrüd etmedikçe  mümkün değildir.” (Akarsu 1983: 57) diyecek ölçüde ileri gitmiştir. Bu ağır  suçlamaların haksızlığını, tutarsızlığını, anlamsızlığını ve dil gerçeklerinden  kaçış olduğunu yadsıyabilecek kimse var mıdır acaba?

         Getirilen başka bir suçlamaysa türetilen yeni  sözcükleri halkın anlamadığı, böylece halkla toplumun aydın kesimi arasında bir  kopukluğun ortaya çıkacağıdır. Türetilen sözcüklerin ilk okuyuşta/duyuşta  anlamak yalnız okumamış ya da az okumuş kesim için değil aydın kesim için de zor  olabilir. Zaten bir sözcük çıkar çıkmaz benimsenmeyebilir. Benimsenmesi dilin  yapısına uygun olmasına ve kullanılmasına bağlıdır. Dilin yapısına uygun olmayan  sözcük kullanılmaz; kullanılmayan sözcükse tutmaz, kendiliğinden ölür. Pek çok  sözcük her ne kadar önerilmiş ve bazılarınca kullanılmışsa da tutmamıştır,  bunları anlayabilecek kişilerin sayısı da azdır. Buna karşılık “eski dilcilerce”  Atatürkçü anlayışla türetilip tam anlamıyla tutan, herkesçe anlaşılabilen ve  “uydurukça” karalaması getirilemeyecek sözcükler on binlercedir. (Bakınız, Ali  Püsküllüoğlu, Öz Türkçe Sözlük)

         Kaldı ki, toplumun değişik kesimleri arasında  görülebilen kopukluğun nedeni, B. Akarsu’nun da belirttiği gibi, sözcüklerde  değil değişik kuşakların kavram dünyasındaki farklılıklarda aranmalıdır.  Yükseköğrenim gören bir kişinin kavram dünyasının, öğrenim görmeyen bir kişinin  kavram dünyasından daha varsıl olması çok doğaldır. Dolayısıyla öğrenim gör(e)meyenler  kültürel, bilimsel ve dilsel gelişmelere ayak uyduramayabilirler. Öyleyse  dilimizi varsıllaştırmak (zenginleştirmek) için sözcükler türetilmelidir, sözcük  türetmek sakıncalı değil çok yararlıdır. Zararlı olan denendikten ve yıllar  geçtikten sonra tutunmadığı kesin olarak görülen sözcükleri inadına kullanarak  zorla benimsetmeye çalışmak ya da dilbilimsel kurallara uygun sözcükleri  “uydurukça” iftirası vurarak yabana atmaktır. Sözcük türetme çalışmalarını  karalamak için “lokanta” yerine “otlangaç”, “otobüs” yerine “oturgaçlı götürgeç”  gibi gülünç ve gerçek uydurma sözcükler ortaya atmaktır. Dilimizi yabancı  dillerin istilasından kurtarıp “Türkçeyi Türkçeleştirmek” için Atatürk‘ün  olağanüstü bir çaba harcadığını, yazdığı geometri betiğinde (kitabında) “eşit,  artı, eksi, çarpı, bölü, üçgen, dörtgen, uzay, boyut, varsayım…” gibi terimleri  türetip kullandığını burada anmadan geçemeyeceğim. Bugün varsayım yerine  faraziye, boyut yerine buut, uzay yerine feza sözcüklerinde diretmenin amacı  nedir?

         “Eski dilciler” ile “yeni dilciler”  arasındaki tartışı konularının en önemlilerinden biri de yazımla ilgilidir. Ben  burada yazımın her yönüyle ilgilenmek yerine, yalnız birleşik sözcükler konusunu  ele alacağım. İlk önce birleşik sözcükten (Almanca : Zusammensetzung, Kompositum)  ne anladığımı belirtmek istiyorum : Aralarında anlam birliği olan, yalnız bir  kavramı karşılayan, iki ya da daha çok sözcüğün bitişik yazılmasından oluşan ve  sözlük maddesi değeri olan sözcüğe birleşik sözcük denir. Buna göre birleşik  sözcük ile bitişik sözcük ayrımına gerek yoktur. Çünkü birleşik sözcük,  sözcüklerin bitişik yazılmasıyla oluşur. Aralarında anlam ilişkisi olan ve ayrı  yazılan sözcüklere söz öbeği (Syntagma) denebilir. Birleşik sözcük konusunda  daha değişik ölçütlerden yararlanılabilir. Bunlara aşağıda değineceğim. Ancak  birleşik sözcüğün tanımında ve belirlenmesinde, herkesçe anlaşılamaz  gerekçesiyle anlambilimden yararlanılmasının sakıncalı olduğu yönündeki Mertol  Tulum’un görüşünü paylaşmıyoruz.

         Çeşitli dergilerde çıkan yazılarda, eski  dilcilerin çıkardığı yazım kılavuzlarıyla “Türkçe Sözlük” teki değişik  tutarsızlıklara değinilmiştir. Bu eleştiriler haklı olabilir. Ancak Yazım  Kılavuzu’nun değişik baskılarında aynı sözcüğün değişik yazım biçimleriyle  ortaya çıkması, sözlük yapımcılarının bu konuda bir arayış içinde olduklarını  gösterir, buysa tutarsızlıktır. Çünkü yazım dizgesi (sistemi) daha tümüyle  oturmuş değildir. Bir dizgenin tümüyle benimsenmesi yıllarca sürebilir. Oysa  yeni dilcilerin 1988’de çıkardığı iki ciltlik “Türkçe Sözlük” de kendi  deyimleriyle tutarsızlıklarla doludur. Şimdi bunlara bazı örnekler vermek  istiyorum:

a) Belirteni “baş” olan sözcüklerin çoğu bitişik  yazılırken (Başbakan, başasistan, başdanışman, başörtü), bazıları ayrı  yazılmıştır : (Baş ucu, baş altı, baş örtüsü, baş kaldırma).

b) “Üstçavuş”a karşın “üst geçit”, “üst yapı”, “alt  yapı” yazılmış.

c) “Barışsever”, “basınçölçer”in yanında “uyur gezer”i  görüyoruz.

ç) “Dört ayak” ile “kırkayak” da birbirleriyle  çelişiyor.

d) “Anayasa” ile “ana sav”, “ana okulu”, “ana dil” bir  başka çelişki.

e) Doğru yazıldığını kabul ettiğimiz “ayakbastı”,  “ayakteri” yazılmasını gerektirirdi. Oysa “ayak teri” yazılmış.

f) Neden “başmakale” ya da “başyazı”ya karşın “ön söz”  yazılsın?

g) “Milletlerarası” ile “millet vekili” birbirine ters  düşmüyor mu?

h) Peki “Bitpazarı” ile “bit otu”na ne demeli?

ı) “Baldırıkara”, “karagöz”, “karakuş” yazılırsa,  “kara baldır”, “kara dul”, “kara baş” gibi yazımlar yanlış sayılmalı.

i) “Akbaş” ile “ak su”, “ak balık” aynı sözlükte yer  alıyorsa bir yanlışlık var demektir.

j) “borazancıbaşı” ile “ay başı” bir başka çelişki  örneği.

         Bu örnekleri daha da çoğaltmak olanaklı.  Burada bitişik yazım konusunda belli bir yol izlenmeye çalışılmış gibi. Örneğin  belirtileni “-en” ya da “-er” ekiyle yapılan sözcükler, belirtenle bitişik  yazılmıştır. “-er” ekiyle yapılan ve bizce bitişik yazılması gereken “uyur  gezer”in neden ayrı yazıldığıysa belli değil. Belirtenle belirtilenin eylem  kökünden gelmesiyse neden, bu bir gerekçe olamaz bizce.

         Yeni dilcilerin çıkardığı “İmlâ Kılavuzu”nun  “Gözden geçirilmiş yeni baskı”sında (1988) benzetme yoluyla nesnelere ad olan  sözcüklerin bitişik yazılması gerektiği belirtilmiş ve örnek olarak “aslanağzı”  (bir çiçek), “danaburnu” (bir kurt), “devetabanı” (bir bitki), “hanımeli” (bir  çiçek), “keçiboynuzu” (bir ağaç), “kadıntuzluğu” (bir bitki), “kadıngöbeği” (bir  tatlı), “katırtırnağı” (bir bitki), “tekesakalı” (bir bitki) verilmiştir. Oysa  yine kendilerinin hazırladığı “Türkçe Sözlük”te (1988) “deve tabanı”, “keçi  boynuzu”, “teke sakalı” gibi yazımlar benimsenmiş· Ayrıca “hanımeli”,  “kadıngöbeği”, “katırtırnağı” benzetme yoluyla bir nesneye ad olmuşlarsa ayrı  yazılmasını yeğledikleri “hanım parmağı” (bir çeşit tatlı), “hanım göbeği”  (hamur tatlısı), “keçi memesi” (bir üzüm türü) aynı özelliği taşımıyor mu? İkisi  de bir tatlı türünü gösteren “kadıngöbeği” ile “hanım göbeği”nin değişik  yazılan içine düşülen çelişkinin doruk noktasını oluşturmaktadır.

         Bu tutarsızlıklara sayısız örnekler  verilebilir. Aynı “İmlâ Kılavuzu”nda (s. 19) “Birleştirmelerde kullanılan  kelimeler yeni bir kavramı karşılarlar ancak birleştirmede yer alan her kelime  kendi eski anlamını saklamış olabilir. Bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır.”  deniliyor. Şimdi soralım : “tereyağı”, “sigaraböreği”, “taşyağı”, “kuş üzümü”  (bir üzüm türü), “kuş otu” (bir bitki), “kuş sütü” (bulunmaz şey), “kuş dili”  (sözcüklerin biçimini değiştirerek uydurulan bir tür konuşma; ayrıca bir ağaç  türünü de gösterir) vb… yüzlerce örnekte “her iki kelime kendi eski anlamını  saklamış” da mı ayrı yazılmış acaba? Bizce bitişik yazılması gereken “tere  yağı”nın “tere”yle, “kuş üzümü”, “kuş otu” ve “kuş dili”nin “kuş”la, “taş  yağı”nın “taş”la, “sigara böreği”nin “sigara”yla, “kuş sütü”nün “kuş” ya da  “süt”le hiçbir ilgisi yok· Bu sözcükler benzetme sonucu gerçek anlamından başka  bir anlamda kullanılmıştır. Benzetme söz konusu olunca sözcüklerin bitìşik  yazılması gerekmiyor muydu?

         Şimdi bu noktayı tersinden ele alalım. “Her  iki kelime kendi eski anlamını saklamış”sa ayrı yazılmalıydı hani? Peki, doğru  yazıldığını kabul ettiğimiz “basınçölçer” (barometre), “ısıölçer” (kalorimetre),  “ısıdenetir” (termostat), “ısıveren” (ekzotermik), “başasistan” ve daha nice  sözcük ayrı yazılmamalı mıydı bu kurala göre? “Öçer”, “denetir”, “veren”  sözcüklerinin sözlükte birer madde olarak yer almaması neden olarak  gösterilecekse o zaman “uyur gezer”, “tüme varım”, “tümden gelim”in de bitişik  yazılması gerektiğini, çünkü sözlükte “gezer”, “gelim”, “varım” diye maddeler  bulunmadığını anımsatalım.

         Yine “İmlâ Kılavuzu”nda (s. 19) “ev”, “ocak”  ve “yurt” gibi sözcüklerle kurulan adların ayrı yazılması gerektiği vurgulanmış  ve “bakım evi”, “aş evi”, “yayın evi”, “ordu evi”, “aş ocağı”, “sağlık yurdu”  gibi örnekler verilmiş. Bizce bunların ayrı yazılmasını gerektiren bir kural  yok. Tersine, tek bir nesneye ad oldukları için bitişik yazılmaları gerekir :  “Orduevi”, “yayınevi”, “doğumevi”, “aşevi”, “sağlıkyurdu” gibi. “Yurt” ve “ocak”  ile yapılan sözcükler birleşince çok uzunmuş gibi göründükleri için başlangıçta  yadırganabilir. Ancak zamanla hem gözümüz hem de bilincimiz buna alışacak, bu  gelişmeyi benimseyecektir. Çünkü “dilde birleşme süreci, düşüncenin, bilincin  gelişme düzeyine bağlı, zorunluktan doğan” bir gelişmedir.

         Özetleyecek olursak eski dilcilere bir tepki  olarak yeni dilcilerce hazırlanan “İmlâ Kılavuzu” ile “Türkçe Sözlük”te, açık  seçik ve tutarlı kurallara bağlı kalmaksızın sözcüklerin elverdiğince bitişik  yazılmamasına özen gösterilmiş, böylece birçok çelişkiye düşülmüştür. Her ne  kadar Hasan Eren bitişik yazım kurallarından söz ediyorsa da Mertol Tulum  konuyla ilgili yazısında “Birleşik kelimelerin bitişik ya da ayrı yazılması,  sınırlayıcı ve kesin olmayan itibari değerlendirmelere dayanmaktadır. Böyle de  olsa, bu değerlendirmeler belli ve anlaşılır ölçülere bağlanamamış olduğundan  kararsızlık sürüp gitmiştir.” Demektedir. Ancak kesin kurallar yok diye her şeyi  olduğu gibi benimsemek zorunda değiliz. Art düşünce olmadıkça eski dilcilerinde  yeni dilcilerin de çalışmalarını kınamamalıyız. Çünkü bu tür çalışmalar bizi  yeni arayışlara yöneltecek, dilimizin daha tümüyle ortaya çıkmamış  varsıllıklarıyla buluşturacaktır.

         Bizce Türkçenin yapısı, örneğin Almanca gibi  üç ya da daha çok sözcükten oluşan birleşik sözcükler yapmak için uygun olmasa  bile iki sözcükten oluşan birleşik sözcükler oluşturmaya oldukça elverişlidir.  Türkçenin sözcük dağarcığını bu yolla varsıllaştırmak olanaklıdır. On dokuzuncu  yüzyıldan beri nasıl yabancı kökenli sözcüklerin yerine Türkçelerinin konmasına  tepki gösterildiyse ve daha gösteriliyorsa birleşik sözcükler de başlangıçta  yadırganacak ancak zamanla “yapıt”, “varsayım”, “uzay” ve daha nice Onbinlerce  sözcük gibi tutacaktır, benimsenecektir.

         Sözcüklerin bitişik yazılması konusunda  aşağıdaki ilkeler benimsenebilir:

a) Yer adları bitişik yazılmalıdır. Buna göre “Gazi  Antep” değil, “Gaziantep”; “Şanlı Urfa” degil “Şanlıurfa” yazılmalıdır.

b) Rakamlar yazıyla yazıldığı zaman bitişik  yazılmalıdır : “On bir” değil “onbir”, “bin dokuz yüz yetmiş beş” değil  “bindokuzyüzyetmişbeş” gibi” Çünkü bunlar hem tek birer sayıyı göstermekte hem  de bütünü oluşturan parçalar görsel açıdan dağınık bir görüntü vermekte ve  sayının nerede bittiğinin belirlenmesinde güçlük çekilmektedir. Böylece kavramak  zorlaşmaktadır.

c) Anlambilimsel etkenler bitişik yazım konusunda göz  önünde bulundurulması gereken en önemli ölçüttür. Aralarında anlam bütünlüğü  olan ve tek bir kavramı gösteren sözcükler bitişik yazılmalıdır. Öyleyse “unutma  beni”, “beş parmak otu”, “ön söz” … bitişik yazılmalıdır. “unutmabeni”,  “beşparmakotu”, “imambayıldı”, “atardamar”, “uçaksavar”, “akaryakıt”, “önsöz”  yeğlenmelidir.

ç) Anlambilimsel özelliklerden olduğu gibi, biçim  bilimsel özelliklerden de bu konuda yararlanılabilir. Örneğin tek seslemli  (heceli) belirtenler, ek almış olsalar bile belirtilenle bitişik yazılabilir:  “tümbaşkalaşma”, “tümbaşlılar”, “tümevarım”. Buna tek seslemli belirtilenlerle  ek almış biçimleri de dahil edilebilir: “yabancıdıl”, “diliçi”, “dildışı”,  “bilinçaltı” gibi.

d) Bilindiği üzere, Türkçede önek yoktur ancak önek  özelliği taşıyan (Praefixoid) ve genellikle tek seslemli olan sözcükler vardır.  Tarihsel açıdan incelendiğinde, öneklerin bağımsız biçimbirimlerden oluştuğu  görülür. Bunlar zamanla daha genel bir anlam kazanır ve soyutlaşır. Türkçeden  örnek vermek gerekirse “Koşullar elvermiyor.” ile “Ayşe elini vermiyor.”  tümcelerindeki “el” çok farklıdır. Birinci tümcedeki “el” düz anlamını yitirmiş,  soyutlanmış, öneke dönüşmüştür. İkinci tümcenin “el”iyse “vermek” eyleminin bir  tamlamasıdır (Aktant). İşte önek niteliği taşıyan bu tür sözcükler, seslem  (hece) sayılarına bakılmaksızın bitişik yazılmalıdır : “önsöz”, “önkoşul”, “önkoşmak”,  “önyıkamak”, “önsezmek”, “önsezi”, “varolmak”, “varsayım”, “varsaymak”,  “ilkokul”, “ilköğretim”, “altyapı”, “üst-geçit”, “yananlam”, “özeleştiri”,  “özgeçmiş”, “özsaygı”, “çokeşlilik”, “sözdizimsel“, “soykırım”, “soyadı”,  “sonbahar”, “sonses”, “ortaöğretim”, “ortadirek”, “0rtadoğu”, “yüksekokul”,  “yükseköğretim”, “aratümce”, “eşdeğer”, “eşgüdüm” gibi. Buna göre bu ulamın  zamanla Türkçede de çok gelişeceğini ve Türkçeye bu yolla sayısız sözcük  kazandırılabileceğini düşünmek aşırı bir iyimserlik olmasa gerek.

e) Birleşik yazımın anlam ayırıcı özelliği de  olabilir: “Dil bilgisi” (Sprachkerıntnis, Sprachwissen), “dilbilgisi” (Grammatik),  “çok anlamlı” (vielsagend), “çokanlamlı” (polysem), “açık göz” (offenes Auge),  “açıkgöz” (schlau, klug), “hasta bakıcı” (kranker Pfleger), “hastabakıcı” (Krankenpfleger). Bunlar kesin kural değil tartışıya açık önerilerdir.

         Sonuç olarak Türkçeyi varsıllaştırmak ve ona  bilimsellik kazandırmak zorundayız. Bu, ancak yeri kavramları, yeni düşünceleri,  ya da karşılığı olmadığını sandığımız yabancı sözcükleri karşılayacak yeni  sözcüklerin türetilmesiyle olanaklıdır. Türkçe kesinlikle yoksul bir dil  değildir. Herhangi bir dilde  sözlü ya da yazılı olarak anlatılan her şey,  Türkçede de anlatılabilir. Türkçenin anlatım gücünü yetersiz bulanlar, bilerek  ya da bilmeyerek Türkçenin gelişimine çeşitli yollarla engel olmuş kişilerdir.  Dilde tutucu olmamak gerekir. Çünkü dilde tutuculuk, dili havasızlıktan boğmak  demektir. Dilin gelişmesine yapay yollarla ve tutarsız gerekçelerle engel  olunmamalıdır. Dile politik açıdan değil bilimsel açıdan bakılmalıdır. Dilin  gelişmesine engel olunmak istense bile, başarılamaz; gelişme ancak  geciktirilebilir. En açık örnek Ebuzziya Tevfik’tir. Bugün Türkçenin  Türkçeleştirilmesine karşı çıkanlar Ebuzziya Tevfik döneminde yaşasalardı, büyük  olasılıkla onun gibi düşüneceklerdi. Sanırım Arapça sözcüklerin yerine  Türkçelerini koyanların dilini kesmekten söz eden Tevfik günümüzde yaşasaydı,  herkesten önce kendi dilini kesmek zorunda kalacaktı.

         Birleşik sözcükler konusuna gelince; bitişik  yazımın Türkçenin yapısına aykırı olduğunu savunarak bu sözcük yapım yolunu  tıkamaya çalışmak doğru değildir. Türkçede önek ulamının gelişip gerçek anlamda  oluşması, bitişik yazım yolunun açık tutulmasına bağlıdır. Bitişik yazım  konusunda yararlanılacak temel etken “anlam” olmalıdır. Anlambilimsel ölçütlerin  herkesçe anlaşılmaması doğaldır. Bunu dille ilgilenenlerin bilmesi yeterlidir.  Kaldı ki bir kişiye “ön” ile “söz” sözcüklerinin anlam bütünlüğü taşıdıkları ve  yalnız bir kavramı karşıladıkları için bitişik yazılmaları gerektiğini  açıklamak, Türkçenin yapısına ya da kişiliğine aykırı olduğu için ayrı  yazılmaları gerektiğini savunarak açıklamaya çalışmaktan daha zordur. Çünkü  “anlam bütünlüğü” ile “yalnız bir kavramı  karşılamak”, “dilin yapısı” ya da  “dilin kişiliği” kadar buyrultusal değerlendirmelere açık değildir. Nitekim yeni  dilcilere göre Türkçenin yapısı sözcüklerin bitişik yazılmasına pek uygun  değildir, eski dilcilere göreyse uydundur.

Kaynakça :

1) Akarsu, Felsefe Dili Olarak Türkçe,  Macit Gökberk Armağanı, TDK Yayınları : 502, Ankara 1983, s. 49-72.

2) Doğan Aksan, “Sözcükbilim Açısından Dil Devriminden  Çıkarılabilecek Sonuçlar Üzerine, Atatürk’ün Yolunda Türk Dili, TDK Yayınları :  479. Ankara 1981, s. 112-123.

3) Hasan Eren, “Eski Dilciler”, Türk Dili Dergisi,  Sayı: 435, 1988, s, 115-122.

4) Hasan Eren, “Mısır tavuğu”mu, yoksa “mısırtavuğu”  mu? Türk Dili Dergisi, Sayı: 438, 1988, s. 316-320.

5) Hasan Eren, Eski Dilcilikten Yeni Yazım  Uzmanlığına, Türk Dili Dergisi, Sayı: 451, 1989, s. 42-46.

6) Hasan Eren, Dil Tartışmalarında Gerçekler, TDK  Yayınlan: 558, Ankara 1990, s. 71.79.

7) “Çağdaş Türk Dili’nde Birleşik Sözcükler Sorunu”,  1. Türk Dil Kurultayı’na Sunulan Bildiriler, TDK Yayınları : 413, Ankara, 1975,  s. 511-517.

TAHİR BALCI

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.