Custom Search

KIBATEK’İN SES BAYRAĞI TÜRKÇE OLMALI

20 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Prof. Dr. İsmail PARLATIR

Son on yıldır, Türk dünyası, Türklük dünyası çok hareketli,  çok hızlı bir değişim sürecine girdi. Bu değişim hem siyasî anlamda, hem coğrafî  anlamda hem de sosyolojik anlamda nitelenebilir. Ancak ben buna “Temelde  kültürel bir zenginleşme” demek istiyorum. Var olan ortak kültürün  zenginleşmesi.

Bildiği üzere 1990’lı yılların başından itibaren eski  Sovyetlerin siyasî yönden ayrılmaları ve her Türk Cumhuriyetinin ayrı ve  bağımsız bir devlet olması kararı, Türk dünyasında yukarıda sözünü ettiğim  değişim rüzgârının hızla esmesini sağladı.

Aslında bu, yüzyılların ötesinden sürüp gelen manevî bağların  gün ışığına çıkmasını hızlandırmış oldu. Türk Cumhuriyetler ile özerk halkların  Türklük düşüncesinde birleşmeleri ve kültürel birlik etrafında yoğunlaşmaları,  Türk diline sahip çıkma gayreti içine girmeleri kıvançla izlediğimiz hareketler  oldu ve olmaktadır.

Türkiye’den Kosava’ya, Kosava’dan Moldova’ya, oradan güneye  Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan Avrasya’nın en uzak beldesi Uygur yerine kadar Türk dilinin  yarattığı eserler, bizim övünç kaynağımız olmuştur, olmalıdır da. Ben bunları  Türkçenin zafer alıntıları olarak niteliyorum.

Nitekim geçmişten bugüne yüzyılların süzgecinden geçerek  önemli şahsiyetler yetiştiren Türk dünyası edebiyatları bunun çarpıcı  örneklerini vermiştir. Fazla uzağa gitmeye gerek yok; işte, içinde bulunduğumuz  bu yerde, Ohri’de XV. yüzyılda yetişmiş bir Ahmedî, ünlü İskender-name’nin  dil yazarı şair Ahmedî. Bizim eski Türkiye Türkçesi dil hazinelerimizden olan  pek çok eser onun kaleminden çıkmıştır.

Aynı çağda, doğuda Çağatay dünyasının usta kalemi Ali Şir  Nevayî, Muhakemetü’l-lugateyn ile Türk dilinin zenginliğini dünyaya  duyuruyordu.

Anadolu sahasında Yunus Emre, Türkçenin ses bayrağını  dalgalandırırken bir yüzyıl sonra Necatî ve onu izleyecek Fuzulî, Türk dilinin  estetiğini motif motif, nakış nakış şiirleştiriyordu.

Bu çizgiyi içinde bulunduğumuz çağa kadar izleyebiliriz. Bu  çizgide Manaslar, Korkut Atalar, Köroğlular, Karacaoğlanlar, İsmail Gaspralılar,  Mahdum Kulular, Jambıllar, Cengiz Aytmatovlar, Bahtiyar Vahapzade-ler, Özker  Yaşinler, Necati Zekeriyalar, Nazım Hikmetler, Yahya Kemaller’i bir film şeridi  gibi izleyebiliriz.

Şimdi yeni bin yılın eşiğinde nedir beklentilerimiz? Biraz da  bunun üzerinde durmak istiyorum.

Sanatçı olsun, bilim adamı olsun hayatını kaleminin ucuna  adamış bir insan, şüphesiz öncelikle anlaşılmayı, kendisini iyi anlatmayı ve  dolayısıyla geniş çevreye ulaşmayı gaye edinmiştir.

Bir sanatçı veya bir yazar, önce kendi öz dünyasındaki  duygularıyla, heyecanlarıyla, hayalleriyle, düşünceleriyle haşir neşirdir;  onlarla yoğrulur ve kavrulur; onlarla bütünleşir ve özdeşleşir. Sonunda bu  duygular, bu hayaller, bu düşünceler, bazen gönül süzgecinden geçerek olgunlaşan  bazen aklın yol göstericiliğinden fışkıran birer eser olarak gün ışığına çıkar.  Yazarın kaleminden dökülen bir eser, onun öz benliğinin bir parçasıdır. Onu  yaratan güç, yani insanoğlu, yani sanatçı veya yazar, elbette onun üzerinde  titreyecek, onu koruyacak, korutacak, onun yaşaması için her yola, her çareye  başvuracaktır.

İşte yukarıda sözünü ettiğim bir yazarın anlaşılma kaygısı,  kendisini anlatabilme kaygısı, geniş okuyucu kitlesine ulaşabilme kaygısı. Bu,  hem başlangıçta bir kâbus, hem de başarısızlıkta; başarıda alabildiğine geniş  bir yol ve engin bir ufuk. Ancak bunları sağlayacak iki önemli ve vazgeçilmez  vasıta: dil ve yazı.

Burada bir noktayı da özellikle vurgulamak istiyorum. İki  binli yıllara girerken Türk dünyasının sesini duyurabilmede sanatın, özellikle  de edebiyatın önemli bir rol üstlenmesi gerekir inancındayım. Türk dünyasının  geniş coğrafyasında ortak duyguların, heyecanların, sevinçlerin dile gelmesinde  ortak yazı dilinin veya konumuz çerçevesinde edebî dilin oluşturulması zarureti  de kaçınılmaz bir gerçektir. Bu ortak dil elbette Türkçedir.

Bu arada dilimizin, yani Türkçenin bilimsel ölçütler  çerçevesinde iki önemli özelliğinden öncelikle söz etmek istiyorum. Bu konuda  hiç de duygusal olmaya gerek yok. Çünkü bilimsel çalışmalar ve araştırmaların  sonuçlarına dayanarak konuşuyorum. Birincisi Türk dilinin en eski yazılı  belgelere sahip bir kültür dili olduğu gerçeğidir. İkincisi ise bugün için bizi  en çok birbirimize bağlayan ve bir iftihar vesilesi olan Türk dilinin dünyada en  çok konuşulan beş dilden biri olmasıdır. UNESCO’nun 1980’li yıllarda yaptırdığı  bir araştırmanın verilerine göre bu gerçekten, dünya dilleri arasındaki Türk  dilinin ön sıralarda yer alması gerçeğinden söz ediyorum.

Bir dilin dünya üzerinde dağılımı, konuşulabilirlilik,  okunabilirlik ve yazılabilirlik özelliği, o dilin zenginliği konusunda  vazgeçilmez bir ölçüdür. Ancak şunu da gözden uzak tutmamak gerekir ki böylesine  kullanım alanı geniş ve yapı bakımından zengin dillerin lehçe ve ağız  özelliklerini kendi bünyesinde bulundurması hatta muhafaza etmesi çok normaldir.  Söz gelişi İngiliz dilinin Amerika’da Amerikanca diye adlandırılması gibi.  Kullanım alanı geniş dillerde bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Aynı dil özelliğini  kendi dilimizde de görmekteyiz. Bugün Türk dili doğuda Çin’den batıda Manş’a  kadar uzanan geniş bir alanda hem konuşulmakta hem de yazılmaktadır. Bu geniş  alan içinde var olan Türk dilinde bırakın lehçe özelliğini, hatta değil ama,  ayrı bir dil özelliğini gösteren, farklı dil yapıları da söz konusudur. Türk  dilinin bu zengin ve değişik yapısını burada size uzun uzun anlatacak değilim;  bu konuyu dil bilginlerinin araştırmalarına bırakıyorum. Nitekim bu konudaki  çalışmalar ve araştırmalar son zamanlarda oldukça hızlanmış ve gelişmiş  durumdadır. Fakat buradan vermek istediğim mesaj, böylesine geniş bir kullanım  sahasına sahip bir dilde eser vermek, her hâlde o eseri kaleme alan yazar için  bir şans, hem de üstelik kendisini tanıtma, anlatma ve geniş okuyucu kitlesine  ulaşma gayreti içinde olan bir yazar için ana dilinde bir avantaj olsa gerek.

Şimdi bu noktadan yani dilden yazıya geçmek istiyorum. “Dil  ifadesini yazıda bulur” gerçeğinden hareket ederek Türk yazı dilinin önemine  dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Konuşulan dil ile yazı dili özellikle “ortak  yazı dili” farklılığı dil bilimcilerin kabul ettiği ortak bir konudur. Türk  dünyasında “ortak yazı dili” konusu yeni değildir. Yani Sovyetler Birliğinin  dağılmasından sonra ortaya atılmış bir konu değildir. Üstelik bu, tam tersine  Sovyetler Birliğinin oluşumundan yani 1917 Bolşevik İhtilâlinden çok önceleri  savunulmuş bir tez idi. Kırımlı Gaspıralı İsmail, 1883 yılında Bahçesaray’da Tercüman adlı bir gazete çıkarmaya başlamış ve bu gazetede, Rusya’da yaşayan  Türklerin Türklük bilincinin uyanmasında büyük rol oynamıştı. İşte İsmail  Gaspıralı daha o yıllardan başlayarak bir ortak yazı dili tezini ileriye sürmüş;  bu tezi de gazetenin başlığının altına koyduğu “Dilde, fikirde, işte birlik” öz  deyişi ile pekiştirmişti.

Bu ortak yazı dili pek çok tartışmayı beraberinde getirmiş;  fakat en büyük tartışma da ortak bir alfabenin tespiti konusunda yoğunlaşmıştır.  Son birkaç yıldır Türk dünyasında yeniden canlı bir tartışmanın konusu olan  ortak alfabe, ilkin 1926 yılının Mart ayında Bakû’de toplanan Birinci Türkoloji  Kongresinde uzun uzun müzakere edilmiş ve sonunda Lâtin esasına dayalı bir  alfabe sistemi kabul edilmişti. Oysa o tarihten önce gerek Orta Asya Türklerinde  olsun, gerek Osmanlı Türklerinde olsun Arap alfabesi kullanılıyordu. Bakû  Kongresinde kabul edilen Lâtin esasına dayalı alfabe sistemi yeni Türkiye  cumhuriyetinde de aynı sorunu gündeme getirmiş ve özellikle M. Kemal Atatürk’ün  direktifleri ile bizde de Lâtin esasına dayalı alfabe sistemi kabul edilmişti.  Böylece Türk dünyasında büyük ölçüde yeniden yazıda birlik yolunda önemli bir  adım atılmıştı. Ne var ki Stalin rejiminin baskısı sonucunda Sovyetler  Birliğindeki Türkler, Kiril alfabesini kullanmak zorunda bırakılıyor. Böylece de  yazıda birlik umutları iyiden iyiye sönmüş oluyordu.

Şimdi son yıllarda Sovyetler Birliğinin çözülmesi ve  özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları elli  yıl sonra “Yazıda birlik” fikrini yeniden gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu  konuda gerek Türkiye üniversiteleri ile bilim kuruluşlarında gerekse Orta Asya  Türk Cumhuriyetlerinde son yıllarda ciddî çalışmalar yürütülmüş ve yürütülmeye  devam edilmektedir. Özellikle istanbul’da Marmara Üniversitesinde  gerçekleştirilen “Dünyada Türklük Araştırmaları ve Türkiye” ile “Çağdaş Türk  Alfabeleri” konulu sempozyumlar yanında Kültür Bakanlığının yaptığı “Sürekli  Türk Dili Kurultayı” hep bu konuları tartışmış ve bu toplantılarda olumlu  kararlar alınmıştır.

Ben burada gene “alfabe birliği” konusunu bilim adamlarının  araştırmalarına ve özellikle her cumhuriyetin sağduyu ile alacağı kararlara  bırakarak şu kanaatimi dile getirmek istiyorum. Önce “alfabe birliği” sonra da  “ortak yazı dili” şüphesiz bilim adamları yanında yazarlarımızı da yakından  ilgilendiren bir konudur. Kendisini okutmak ve tanıtmak isteyen bir yazarımızın  elbette geniş okuyucu kitlesine ulaşmada, özellikle Türk dünyasına hitap  edebilmede bu “alfabe birliği” ve “ortak yazı dili” fikrini geliştirmesi,  olgunlaştırması, hatta ona sahip çıkması vazgeçilmez bir gerçek olarak  karşımızda durmaktadır. Elli yıl sonra önümüze gelen bir imkânı, hatta bu şansı  iyi değerlendirmek zorundayız. Aslında ben bunun öyle kolay olacağını veya  gerçekleşeceğini söylemek istemiyorum. Fakat önce bu konuya sahip çıkmalı, bunu  başaracağımıza inanmalı, sonra yola çıkmalı. Bu yolda elli yıl kaybedilmişse  bunu gerçekleştirmek için gerekirse elli yıl sabırla çalışalım. İnsanların  hayatında elli yıl belki çok büyük bir zaman dilimi olarak görülebilir. Oysa  milletlerin tarihinde bu zaman dilimi elli gün bile değildir. Onun için tarihî  görevimizin bilincinde bu konuya sıkı sarılmak ve sağlam adımlar atmak  zorundayız. Burada yükün en ağır olanı da biz bilim adamları ile yazarlara  düşmektedir.

Bu düşünce çerçevesinde kurum ve kuruluşlarımızı da gayrete  getirmeliyiz. Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları olmak üzere kültür  kurumlarımız, derneklerimiz de bu yolda kendi imkânlarını kullanmalı, Türkçenin  konuşulduğu bütün coğrafyalarda ses bayrağı olarak dilimizin canlı ve akıcı  olmasına hizmet etmeli, ortak dil birliği düşüncesinde birleşmelidirler.

Nitekim Türk Dil Kurumu bu konuda üzerine düşen görevi  gücünün yettiğince yürütmektedir. Kıbatek gibi kuruluşları da yürekten  desteklemektedir.

Bu itibarla yeni bir oluşum ve kuruluş içinde olan Kıbatek’i  bu yoldaki çalışmaları bakımından destekliyor ve yüreklendirmeyi bir görev  biliyoruz. Yeter ki bu tür etkinlikler Türkçenin gücüne, zenginliğine,  güzelliğine ve yaygınlaşmasına hizmet etsin.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Bu Pratikleri Öğrenmiş miydiniz?