Custom Search

Türkçenin Dünü, Bugünü, Yarını

20 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Uluslar Arası Bilgi Şöleni Üzerine Görüşler

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ

7-8 Ocak 2002 tarihleri arasında Kültür Bakanlığı Yayımlar  Dairesi Başkanlığının girişimi ve Öger Turizmin katkıları ile düzenlenmiş olan  bilgi şöleni yapılmıştır.

Türk dili ile doğrudan ilgili kurum ve kuruluşlar dışında,  Yargıtay ve Danıştay Başkanlarının, bazı eski, yeni sayın bakanların,  milletvekillerinin, Kültür Bakanlığının eski müsteşarlarının, yazılı ve sözlü  basın organı müntesipleri ile üniversite öğretim üyelerinin, Türk dünyasından  gelmiş bilim adamlarının, Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin katılımı ile  Dedeman Otelinin büyük kongre salonunda gerçekleştirilen toplantı, genel akışı  ve uyandırdığı ilgi bakımından gerçekten bir bilgi şöleni olmuştur. Hele sayın  Yargıtay ve Danıştay Başkanları ile bazı milletvekillerinin toplantıyı sürekli  olarak izlemeleri, biz dilcileri ayrıca duygulandırmıştır.

7 Ocak Pazartesi günü saat 9.00-9.15 arasında rahmetli Ulvi  Cemal Erkin’in ünlü yaylı sazlar dörtlüsü ile başlayıp Anadolu yaylı çalgıları  dörtlüsü ile sona eren 15 dakikalık müzik dinletisinden sonra, toplantının  açılış oturumuna geçilmiştir. Bu oturumda Öger Holding Yönetim Kurulu Başkanı  Sayın Vural Öger ile ilk Kültür Bakanı Sayın Prof. Dr. Talât S. Halman ve Kültür  Bakanımız Sayın M. İstemihan Talay tarafından toplantının niteliği, önemi ve  dilimizin bugünü ile yarına uzanan hedefini değerlendiren nitelikli ve anlamlı  birer konuşma yapılmıştır. Daha sonra, toplantının sabah ve öğleden sonraki  oturumları ile iki gün boyunca toplam beş oturumu içine alan konulara  geçilmiştir. Her oturumda, bir yerli, bir yabancı bilim adamının başkanlık  ettiği toplantı programında, dilimizi çeşitli yönleri ile değerlendirecek 41  bildiri yer almışsa da, hava muhalefeti ve uçak seferlerinin iptali dolayısıyla,  7-8 katılımcının gelemediği görülmüştür. Ama buna rağmen, toplantının iki günde  tamamlanabilecek biçimde düzenlenmiş olması, ister istemez bir sıkışıklık  yaratmış ve konuşmacılara kongrelerde gelenek hâlindeki 20 dakikalık sunuş  süresi yerine 15’er dakika verilmiş olması, bildirilerdeki önemli bazı  noktaların bile alt başlıklarla verilip geçilmesine yol açmıştır. Bu sıkışıklık  yüzünden, her oturumun sonundaki yarımşar saatlik tartışma ve değerlendirme  süresi de bazı oturum başkanlarınca yalnız soru sorma biçiminde  sınırlandırılmıştır. Oturum başkanlarınca, katkı ve değerlendirmeye de izin  verilen oturumlarda ise, ele alınan konulara başka yönleri ile de ışık  tutulabildiğinden sonuç elbette daha verimli olmuştur.

Sayın okuyucular, toplantının genel akışı üzerine yapılan bu  kısa açıklamalardan sonra, şimdi sizlere bilgi şöleninde ele alınan konularla  ilgili bilgi vererek bazı noktalardaki görüşlerimi sunmak istiyorum:

Prof. Dr. Mustafa Canpolat, Nermin Tuğuşlu, Sedat Nuri Kayış,  Mustafa Balbay, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın ve Erkan  Tan tarafından sunulan birinci oturum bildirilerinde, günümüzün çok önemli  güncel bir konusu olan yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarında Türkçenin  yazılışı, söylenişi, yazılışı ve söylenişte yapılan çok yönlü yanlışlar üzerinde  durulmuş, konuşmacılar bu türlü yanlışların dilde yol açtığı yozlaşma eğilimini  çarpıcı örneklerle dile getirmişlerdir. Bildirilerin birkaçında yalnızca bu  yanlışlar ve çarpıklıklar dile getirilmekle yetinilmemiş; böyle bir yozlaşmaya  yol açan nedenlerin özellikle eğitim yetersizliğinden, ana dili bilincindeki  zayıflık ya da körelmeden ve yabancı dil hayranlığından kaynaklandığı  vurgulanarak alınması gereken önlemler sıralanmıştır. Dilimizin bugün içinde  bulunduğu durum dolayısıyla bu önlemlerin başlıcalarını sizlere duyurmak yararlı  olacaktır:

1. İlk ve orta öğretim kurumlarında sağlıklı bir Türkçe  eğitim ve öğretiminin sağlanması. Liseyi bitiren her gencin, ana dilini doğru  konuşup doğru yazabilecek bir düzeye getirilmesi, yani ilk önce sağlıklı bir  eğitim; eğitim ve eğitim!

2. Bu eğitim, ilk ve orta düzeydeki eğitim-öğretim  kurumlarının öğrencilerine değil, gerekirse öğreticilerine de uygulanmalıdır.  Çünkü vaktiyle Millî Eğitim Bakanlığının verdiği kararla, eğitim enstitülerinde  üçer-beşer aylık kurslarla nasıl öğretmen yetiştirildiği, dil bilgisi  derslerinin bir süre nasıl programdan çıkarılıp askıya alındığı ve okutulup  okutulmaması öğretmenin isteğine bırakıldığı, imlâ kurallarının dilin yapı ve  işleyişini temel alan bilimsel ölçülerle değil, yazboz tahtası gibi kişiden  kişiye değişen bilim dışı ölçülere bırakılarak sağlıklı bir temele  oturtulamadığı hatırlanırsa, bu durum daha iyi anlaşılır.

3. Şimdiye kadar yazılan dil bilgisi kitaplarında; konuların  sınıflandırılması, değerlendirilmesi ve terimlere bağlanması açısından, yer yer  bütünüyle çelişen, sorun oluşturan ve bilimsel ölçülere ters düşen durumlar  ortaya çıkmaktadır. Bu da ister istemez dil bilgisi eğitiminde ve yetişenlerin  şekillenmesinde bir sıkıntı, bir ayrılık yaratmaktadır. Bu nedenle, bilimsel  ölçülerle ve dili sevdirecek metin parçaları ile bezenmiş yeterli dil bilgisi  kitaplarına gereksinim vardır.

4. Yazılı ve sözlü basın organlarında çalışanlar, ana  dillerine ilgi ve özen gösteren bir anlayışa sahip kılınmalı, bu konuda bilinçli  duruma getirilmelidir.

5. Radyo ve televizyon kanallarında görev alan spiker, sunucu  ve program yapıcıları, fizik yapılarındaki düzgünlük ve güzellikten önce, dili  kullanma yeteneklerine bakılarak seçilmelidir. Bu işler için görevlendirme  yapılırken, başvuranların ana dili sözlü ve yazılı olarak kullanabilme  yeteneklerinin uzman kişilerden oluşan komisyonlarca değerlendirilmesi gerekir.  Bu yetenek radyo ve televizyon daire başkanlarında da aranmalıdır.

6. Yazılı basında, radyo ve televizyon kurumlarında gerekirse  birer “Dil Denetleme Kurulu” oluşturulmalı. Buralara Türk dili araştırmalarında,  Türk dili tarihinde ve Türkiye Türkçesi alanlarında gerçekten ün yapmış kimseler  alınmalıdır. Ayrıca, bir hizmet içi eğitim başlatılmalıdır.

7. Önemli bir nokta da bütün aydınlar için olduğu gibi,  yazılı ve sözlü basın organlarında çalışanlarda da sahteci; dili yozlaştırıcı  yabancı söz hayranlık ve özentisinin yerine ana dili sevgi ve bilincini  aşılayacak önlemler alınmalıdır.

8. Türk Dil Kurumunca, dilimize yeni girmiş yabancı  sözcüklere bulunan karşılıkları yazılı ve sözlü basın organlarına benimsetecek  önlemler alınmalıdır.

9. Dilimizi ilericilik-gericilik gibi politik ve gereksiz  çatışmalara alet etmekten ve tasfiyecilik saplantısından kurtararak, yüzyılların  oluşturduğu bugünkü canlı yapısı ile geliştirip, çağdaş dünya koşullarının  gerekli kıldığı yeni söz ve terimlerin üretilebilmesi için bütün dil  uzmanlarınca el birliği ile çalışılmalıdır.

Devlet Bakanı Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun tartışmalarda yer  alan reyting “izleme oranı”, primetime “altın zaman” ve viyadük “köprü yol” sözlerinden hareketle ve etkili konuşmasıyla başlayan ikinci oturum,  daha sonra Prof. Dr. Şerafettin Turan, Zeki Sarıhan, Prof. Dr. İclâl Ergenç,  Harid Fedaî, Dr. Aslan Tekin ve Doç. Dr. Sedat Sever’in bildirileriyle “Bilim,  Eğitim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe” konusunda yoğunlaşmıştır. Her biri eğitim  diline ayrı bir yönden ışık tutan bu bildiriler, genellikle yararlı sonuçlar  ortaya koymuştur. Ancak, bu oturumun bildirilerinde var olan sorunlar dile  getirilirken, bazen yanlış tespitlerin yapıldığına da tanık olunmuştur. Sayın  Turan’ın “Türkçenin Bilim Dili Olmasına İlişkin Sorunlar” konusundaki bildirisi  bunun tipik bir örneğidir. Sayın Turan, var olan birkaç sorun arasında, tarihî  dönemlerdeki asıl sorunun İslâm dinine girişten sonra başladığına işaret  ederken, bunun nedenini Osmanlı aydınlarının bilim dili Arapça, sanat dili  Farsça olacak biçimindeki kabullerine bağlamıştır. Oysa, bu durum bir neden  değil, bir sonuç ve nedenin dışa vuran görüntüsünden ibarettir. Ortaya çıkan  sorunun asıl nedeni, Anadolu’da yeni bir yazı diline temel oluşturan Oğuz  lehçesinin o dönemdeki dil yapısından kaynaklanmaktadır. 15-16. yüzyılların  Osmanlı aydınları, Anadolu Beylikleri döneminde olduğu gibi filizlenip yeşermeye  başlamış olan Türk yazı diline sahip çıkarak onun dil varlığını çeşitli  kavramlar ve gerekli terimler açısından zenginleştirme yöntemini  benimseyecekleri yerde kendilerini Arapçanın ve Farsçanın söz ve gramer  kalıplarını benimseme gibi bir zihniyet yanlışına kaptırmışlardır. Sorun  zihniyet hastalığıdır. Konuya yalnızca bir tarihçi gözüyle yüzden bakan sayın  konuşmacı, dilci olmadığı için, bir dil tarihçisinin kolayca görebileceği bu  nedeni görememiş, görüntüyü ve ortaya çıkan sonucu bir neden olarak sunmuştur.  Bu nokta, dilimizin geçirdiği alın yazısı açısından son derece önemli olduğu  için, burada özellikle belirtme gereğini duyduk. Gerçi Osmanlı aydını, Arapça,  Türkçe ve Farsçadan oluşan bu yapma ve melez dile büyük emekler vererek onu o  günün şartlarında muhteşem bir yazı, edebiyat, felsefe ve bilim dili düzeyine  yükseltmiştir. Ancak, Türkçeyi öldürme pahasına… Eğer bu emeği Türkçe için  verse ve ana dilini Mustafa Şeyhoğlu’nun da Hurşidnâme’de belirttiği  biçimde göbüt “kötü, kaba”, sovuk ve yavan bir dil olarak  nitelendirerek kendini onu hor görme hastalığına kaptırmamış olsaydı, Türk dil  yapısında var olan çok yönlü cevherleri ile daha o dönemde katkısız zengin bir  yazı ve kültür dili olabilirdi. Bizim burada söz konusu bildiri nedeniyle bu  nokta üzerinde duyarlıkla durmamızın nedeni, bu aydın hastalığının yalnız o  dönemle sınırlı kalmayıp Tanzimat dönemi aydınları ile günümüz aydınlarına da  sıçramış olmasıdır. Tanzimat döneminde Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet  Mithat Efendi ve daha başka edebî şahsiyetlerin Osmanlı Türkçesini sadeleştirme  yönündeki çabalarının uygulamada yetersiz kalması, meydanı Fesahatçılarla  Tasfiyecilerin birbirine uç oluşturan verimsiz çatışmalarına bırakmış; bu  kez de aynı zihniyet hastalığı Fransız dili hayranlığına dönüşmüş ve dilimizi  Fransızcanın akınına uğratmıştır. O devirde öyle de bugün durum başka mıdır? Ne  gezer! Bildirilerde dile getirildiği üzere, 2. Dünya Savaşından sonraki dönemde,  dilimizi yozlaşmaya sürükleyen önemli etkenlerden biri bu kez de İngilizce  hayranlığının getirdiği yabancı sözcük ve terim akınıdır. Bu akın yalnız genel  dilde kalmayıp iş yeri tabelâ adlarına, türlü üretim maddelerine kadar  sıçrayarak sonunda, bir kısım yüksek öğretim kurumlarında, Türkçe eğitim-öğretim  dili olamaz yaygarasıyla İngilizce eğitim ve öğretime kadar uzanmıştır. İşte  bugün de ağır basan bu tutum, ta 15-16. yüzyıllarda başlayıp da günümüze kadar  süregelen ve körü körüne yabancı dil hayranlığından kaynaklanan bir zihniyet  yanlışından başka bir şey değildir. Bu yanlışlardan dönülmesi için sırası  düştükçe açıklanması ve vurgulanması gerekir. Biz toplantının “tartışma ve  değerlendirme” aşamasında, bu durumu açıklamak istedik. Ancak, kendisinin  eleştirileceği endişesine kapılan sayın konuşmacı, o sıradaki oturum başkanlığı  yetkisine dayanarak, yalnız soru sorulabileceğini, katkı ve değerlendirme  yapılamayacağını bildirerek açıklamaya engel olmak istedi. Oysa, sonraki  oturumlarda uygulandığı üzere o aşama “tartışma ve değerlendirme” aşaması idi.  Toplantıyı izleyen sayın üyelerce Başkanın bu tutumu tarafsızlık ilkesine aykırı  bulunarak ayıplanmıştır.

Bu bildiride eksik kalan önemli bir nokta da, konu “bilim  dili” olduğuna göre, bir bilim dilinde aranan özelliklerin neler olduğunun  açıklanmamasıdır. Türkçe bilim dili olamaz iddialarına karşı verilecek en iyi  yanıt, dilin bu bakımdan taşıdığı nitelik ve özelliklerin sıralanması olmalıydı.  Ne yazık ki bu da yapılmamıştır.

Söz konusu bildiride düzeltilmesi gereken bir başka önemli  nokta da 1983 yılında yeni bir düzenlemeden geçirilen Türk Dil Kurumu  çalışmalarının dinleyiciye yanlış yansıtılmasıdır. Sayın konuşmacı, burada eski ve yeni Türk Dil Kurumu gibi gereksiz ve maksatlı bir ayırıma  giderek 1983 yılına kadar eski Türk Dil Kurumunda 65 alanda (!) çok sayıda terim  sözlükleri çıkarıldığını ve 120.000 terimin tutunduğunu, daha sonra bu eserler  yayımlanmadığı için bunların unutulup kullanımdan düştüğünü ve yerine  yenilerinin konmadığını ileri sürmüştür. Böyle bir açıklama, sayın konuşmacının  TDK’nın 1983’ten sonraki yayınları üzerine hiç eğilmediğini ve ezbere  konuştuğunu ortaya koymaktadır. Bir kez çok küçük çaptaki bu eski sözlükler  incelendiğinde görülür ki, oralarda yer alan ve terim olarak gösterilen sözlerin  büyük bir bölüğü ayrı zamanda terimleşmiş olsa da genel dilde öteden beri zaten  var olan ve kullanılagelen sözlerdir: Abdal “gezginci derviş”, ağıt,  bağlama, benzetme, bunama, caize, danaburnu, delice, destan, dörtlük, ebced,  halk edebiyatı, ilâhî, karamuk, oyun yazarı, pamukcuk, polis romanı, sarmaşık,  sığırcık, suçiçeği gibi. Bunlardan bir bölüğü de toplumda genel kabul  görerek benimsenmiş olan terimlerdir. Kullanımda oldukları için bunların  unutulması söz konusu olamaz. Bir başka bölüğü ise taşıdıkları aşırılık veya  kavram yanlışlığı dolayısıyla dile mal olma değerini yitirmiş olan terimlerdir. Gözyaşı tecimi, neden bilim, akışta “koşuk”, belgin, betimce, örge, örü,  taşırılık, ülküt vb. bu küçük çaplı sözlükler bir dilcilik süzgecinden  geçirilerek gerekli olanları yeniden yayımlanmıştır. Toplumda benimsenmemiş  olanları yeniden yayımlamanın bir gereği var mıdır? Kaldı ki, bunlardan bir  bölüğünün mevcudu bile tükenmemiştir.

Türk Dil Kurumunun 1983’ten önce 65 alanda terim yaptığı,  sözüne gelince: Türk Dil Kurumunun 1932 yılından beri yaptığı yayınlar  ortadadır. (TDK Yayınları Kataloğu 1932-1999, Ankara 1999). Bunun  Atatürk dönemi dışında kalan 1950-1983 arasındaki yıllarında yayımlanan başlıca  terim sözlüklerinin sayısı 20’dir. Bu da demektir ki, bu kadar alanla ilgili  terim yapılmıştır. İleri sürüldüğü gibi 65 alanda değildir.

Türk Dil Kurumu 1983’ten sonra terim konusuna el atmamış ve  yeni terim sözlükleri yayımlamamıştır iddiasına gelince: Sayın konuşmacı burada  da bilerek veya bilmeyerek yanılgıya düşmüştür. Çünkü, Türk Dil Kurumu, 1983’ten  sonra öteki alanlara olduğu gibi, terim alanına da ciddî ölçülerle eğilmiştir.  TDK’nın 1973’te hazırladığı küçük boy Terim Hazırlama Kılvuzu’nu yetersiz  bulduğu için, terim sözlükleri hazırlayacaklara öncülük etmek üzere, Prof. Dr.  Hamza Zülfikar’a Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları başlıklı 213  sayfalık, kapsamlı bir eser hazırlatmıştır (Ankara 1991). Ayrıca Atatürk’ün  geometri terimlerini de içine alan Geometri kitabını (1991) ve Anayasa  Sözlüğü’nü yeni gereksinimlere göre genişleterek yeniden bastırmıştır  (Ankara 1985). Daha önce Prof. Dr. Sevinç Karol tarafından hazırlanan Biyoloji Terimleri Sözlüğü, Sevinç Karol-Zekiye Suludere-Cevat Ayvalı  tarafından yeni baştan işlenip genişletilerek 1067 sayfalık kapsamlı bir sözlük  biçiminde yayımlanmıştır (Ankara 1998). Kurumca daha önce yayımlanan Dilbilim  Terimleri Sözlüğü, birçok yönden yetersiz kaldığı için hem ülkemizdeki dil  bilgisi ve gramer alanındaki terim kargaşasını önleme hem de sağlıklı bir terim  sistemi geliştirme bakımından Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’a hazırlatılan  birleştirici ve bütünleştirici nitelikte Gramer Terimleri Sözlüğü yayımlanmıştır (Ankara 1992). Buna Emine Gürsoy-Naskali’nin hazırladığı Türk  Dünyası Gramer Terimleri Kılavuzu da eklenebilir (Ankara 1997). Matematik  Terimleri Sözlüğü (1983) ile Nükleer Enerji Terimleri sözlüğü de  yayımlanmış bulunmaktadır. Prof. Dr. Turhan Baytop’un aynı zamanda terimleri ve  500 renkli resmi içine alan Türkçe Bitki Adları Sözlüğü (Ankara 1994) de  değerli bir çalışmadır. Bunlara hazırlama, inceleme veya baskı aşamasında olan Kimya Terimleri Sözlüğü, Malzeme Bilimi Terimleri Sözlüğü, Bilgisayar  Terimleri Kılavuzu gibi terim sözlüklerini de eklemek gerekir. Görülüyor ki,  Kurum bu alanda da üzerine düşen görevi yapma gayretindedir. Gerçek durum bu  iken sayın konuşmacının “eski Dil Kurumu”, “yeni Dil Kurumu” gibi gereksiz ve  bölücü bir ayırımla, dinleyicilere yanıltıcı yanlış bilgiler vermesi olağan  karşılanacak bir durum değildir. Nitekim, bu yanlış değerlendirme Türk Dil  Kurumu Başkanı Sayın Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın tarafından dile getirilerek  dinleyicilere doğru bilgiler verilmiştir. Ayrıca, TDK’ce yayımlanan, dilimize  yeni girmiş Yabancı Kelimelere Karşılıklar başlıklı iki kitapta (Ankara  1995-1998) yer alan karşılıkların bir kısmı da terim niteliğinde olduğu için, bu  yolla da ihtiyaç duyulan terimlere karşılıklar bulunmaktadır.

Türk Dünyasında Ortak İletişim Dili Olarak Türkçe” konusuna  ayrılan üçüncü oturumda, bildiri sunacak beş konuşmacı gelemediği için yalnız  Prof. Dr. Nimetullah Hafız (Kosova) ile Sayın Dr. Mustafa Şerif Onaran’ın  bildirileri dinlenebilmiştir. Bu konu, daha önce yapılan birkaç bilimsel  toplantıda dile getirildiği üzere, çok dikkatli bir değerlendirmeyi gerekli  kılmaktadır.

Prof. Dr. Olcay Önertoy ve Prof. Dr. Harid Fedaî’in  başkanlığında “Yazı, Konuşma ve Çeviri Dili Olarak Türkçe” konularıyla, 8 Ocak  Salı sabahı başlayan dördüncü oturum, Prof. Dr. Nevzat Gözaydın, Cornelius  Bischoff, Feyza Hepçilingirler, Vural Öger, Prof. Dr. Hamza Zülfikar ve Dr.  Abdülkadir Akgündüz’ün konuyu çeşitli yönleri ile değerlendiren bildirileri ve  yapılan tartışmalarla sürmüştür. Konuşmaların her biri ilgi çekici özellikler  taşımakla birlikte Sayın Öger ile Sayın Zülfikar’ın konuşmaları bizim özellikle  ilgimizi çeken birer konu olmuştur.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın ve Prof. Dr. Nimetullah Hafız  başkanlığındaki beşinci ve son oturum, “Türkçenin Yabancı Diller Etkisinde  Kalmasıyla Ortaya Çıkan Sorunlar” konusuna ayrılmıştır. Bu oturumda, Prof. Dr.  Doğan Aksan’ın kısa ve özlü konuşmasını, Prof. Dr. Olcay Önertoy, Emin Özdemir  ve Cemil Kurt’un konuşmaları izlemiştir. Adları bu oturumda yer alan ve Ankara  dışından gelecek olan birkaç konuşmacı da hava muhalefeti dolayısıyla  katılamamıştır.

Programda, her toplantı sonunda yarımşar saatlik bir tartışma  ve değerlendirme süresi bulunduğu hâlde, bazı konuların niteliği bakımından 15  dakikalık konuşma süresini aşması veya soru sorma ve değerlendirmelerde çok  kimsenin söz almak istemesi yüzünden, toplantı konularının kapsamı içine giren  bazı hususlarda gerekli açıklamalar yapılamamış; bu hususlar bulanık kalmıştır.  Oysa, Türkçenin yalnız dünü bakımından değil bugünü ve yarını açısından da  önemli olan noktaların açıklanarak vurgulanması gerekirdi. Zaman yetersizliği  dolayısıyla açıklanamamış olan bu noktalarda ilgililerin doğru bilgilendirilmesi  gereğine inandığınız için bu konudaki bazı görüşlerimizi sizlerle paylaşmak  istedik. Şöyle ki:

Bildiri sunuşları veya tartışmalar sırasında ileri sürülen  görüşlerden biri (Cemil Kurt, Türkçenin Yabancı Diller Etkisinde Kalmasıyla  Ortaya Çıkan Sorunlar), dilimize girmiş yabancı sözlerin, özellikle Arapça ve  Farsça olanların dilin bir kültür dönemini yansıttıkları gerekçesi ile  benimsenmesi ve dilden atılmaması yolundaki görüşüdür. Bizce burada üzerinde  durulması gereken önemli nokta, dile girmiş yabancı sözlerin niteliğidir.  Dilimizde yer almış Arapça, Farsça ve batı kökenli yabancı sözleri ikiye ayırmak  gerekir: 1) Bunların bir kısmı dile girdikten sonra, zamanla ses ve şekil  yapıları açısından olsun, anlam açısından olsun, Türkçenin kendi kalıplarına  uydurularak Türkçeleştirilmiş olan dolayısıyla da Türkçe sözlerden ayırt  edilemeyen nitelikteki sözlerdir. Bunların Türk diline, işleyiş bakımından  herhangi bir zarar getirmesi de söz konusu değildir: Aba, akıl, anahtar,  bezi, bezelye, çamaşır, çarşamba, çarşı, çerez, çengel, çiltim, düven, efendi,  fistan, halat, hasta, ıspanak, kale, kiremit, merdiven, perşembe, sınır, sakal,  tavla, vatan, millet gibi yığınlarca söz, kökence Türkçe değildir ama bunlar  Türkçenin kendi malı olmuştur. Konuya bu açıdan bakınca bugün artık biçim mi?  / şekil mi?, araç mı? / alet mi?, koşul mu? / şart mı?, yapıt mı? / eser mi?,  yanıt mı? / cevap mı?, kınamak mı? / ayıplamak mı?, kıyı mı? / kenar mı?,  söyleşi mi?/ sohbet mi gibi tartışmalara girmek bizce gereksizdir.  Zaman bunlar için en iyi süzgeçtir. Ya bunlardan birini tutar ötekini atar;  yahut da aralarında bazı anlam incelikleri oluşturarak ve her ikisini de söz  varlığına alarak dile zenginlik katar: Us ile akıl (uslu çocuk  / akıllı adam), baş ile kafa (kafa çekmek / kafayı çekmek,  kafa tutmak), yürek ile kalp (yüreksiz adam / kalpsiz adam), kuşku ile şüphe (amma kuşkulu adam / şüphe etmeyiniz)  arasındaki anlam ayrılık ve incelikleri gibi. Bu türlü Türkçeleşmiş sözleri  köken yapılarına bakarak dilden atmaya kalkmak, dile hiçbir şey kazandırmaz.  Aksine, kullanımda söz varlığı bakımından bir büzülmeye ve anlam kısırlığına yol  açar. Bugün gençliğimizin söz dağarcığının yetersizliğinden yakınıyoruz. Bu  yetersizlik, kısmen okuyup öğrenme yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, kısmen de  belirli sözlere saplanıp kalma alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Kademe,  basamak, safha, derece, rütbe gibi anlam ayrılıkları taşıyan sözlerin hep aşama ile; seviye, devre, dereke, plân gibi sözlerin hep düzey;  adam, insan, şahıs, kişi, kimse sözlerinin hep kişi; sebep, sebebiyle,  vasıtasıyla, dolayı, dolayısıyla, yüzünden gibi sözlerin de hep neden sözü ile karşılanması bu yüzdendir. Birçok gencimiz bayram dolayısıyla gelen  kartlar yerine bayram nedeniyle gelen kartlar diyerek kar yüzünden  yollar tıkanmış diyecek yerde kar nedeniyle yolar tıkanmış diyerek  Türkçemizin tadını tuzunu kaçıran cümleler kurmaktadır. Bunlar aynı zamanda  belirli sözlere takılıp kalmanın getirdiği anlam büzülmeleri, anlam  yetersizlikleridir. Bu konuda bir ikinci örnek de olay sözüdür. Bugün  birçok aydınımız oluş, kılış, eylem veya olgu ile hiçbir  bağlantısı olmayan durumlarda bile olay sözüne saplanıp kalmaktadır. Onlar için konu, durum vb. sözler ile karşılanabilecek anlatımlar bir yana, her  nesnenin adı bile olay’dır: ev olayı, masa olayı, yol olayı gibi.  Bu konuda daha nice örnek sıralanabilir.

2. İkinci tür yabancı sözler, dilimize, geldikleri dilin ses  yapıları ve gramer kalıpları ile birlikte girmiş olanlardır. Bunlar aydın  dilinde yer eden, halka ve topluma mal edilmemiş olan sözlerdir: enformasyon “danışma”, entelektüel “aydın”, iane “yardım”, intihap “seçim”, kat’iyet “kesinlik”, mahrukat “yakıt”, mü’min “inançlı”, mücrim “suçlu”, nikbîn “iyimser”, plâsman “yatırım”, şayia “söylenti”, tenevvür “aydınlanma”, tolerans “hoşgörü”, zelzele “deprem” gibi. Bu sözler, vaktiyle Türkçe sözlerin  yerlerini aldıkları ve dilimizin gelişme yolunu tıkadıkları için atılması  gereken sözlerdir. Nitekim atılmışlardır da… Dilimizin Osmanlı Devleti  döneminde Arapça ve Farsçadan, Tanzimat döneminde Fransızcadan bugün de,  İngilizce sözlerden çektiği sıkıntı hep bu yüzdendir. Bu nedenle, günümüz bilim  dünyasında uluslar arası ortak kullanım özelliği taşıyan bazı sözler bir yana,  onların dışında kalan ve dilimize köstek olan yabancı sözler atılıp yerlerine  sağlıklı Türkçe karşılıklar konmalıdır. Ancak, bunların dilde yerleşmiş  olanlarını söküp atmanın kolay olmadığı da unutulmamalıdır.

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta, gerek bir iki  bildiride dile getirilen gerek değerlendirme konuşmaları sırasında, bir ara devrim sözünün yasaklanmış olması dolayısıyla çıkan suçlayıcı tartışmadır.  Bu tartışmada devrim yerine inkılâp sözünün kullanılması  eleştirilmiştir. Evet, eleştirilmesine eleştirilmiştir de, devrim sözünün  neden yasaklanır olduğu açıklanmamıştır. Bize kalırsa, o söz o dönemde kendi  kendisini devreden çıkarmış ve bazı aydınların kullanımından düşmüştür. Bu durum  dil ile toplum ve sosyal yapı arasındaki sıkı bağlantının sonucudur. 1970-1980  yılları arasında ülkemizde boy gösteren ideolojik eğilim ve çatışmaların Atatürk  ilkelerini ve Cumhuriyet rejimini uçurumun kıyısına sürükleme dışında, yer yer  bazı kesimlerce dilin de bir ideolojik araç olarak kullanmaya yeltenilmesi, bir  kısım aydınları devrim yerine inkılâp sözünü kullanmaya  yöneltmiştir. Bunun Osmanlıca sözleri benimsemekle en küçük bir ilişkisi yoktur. Dev-yol, Dev-sol, devrim nikâhı gibi o dönemde türemiş illegal örgüt  adları ile bazı kalıp sözlerde, devrim sözünün ideolojik bir kirlenme ile  “ihtilâl, bozgunculuk, yıkım ve rejim düşmanlığı” anlatan kavram kargaşası, ben  dâhil bir kısım aydını bu sözü kullanmaktan soğutmuştur. O çalkantılı yıllarda,  dildeki bazı anahtar sözlerin var olan içeriklerinin boşaltılarak, kuzeyden esen  ideolojik rüzgârların etkisi altında nasıl bir anlam yozlaşmasına uğradıkları  bilinen bir gerçektir. Devrim sözü de bunların başında gelir. Bu sözün  bir süre yasaklanmış olması da her hâlde bu durumla ilgili olmalıdır. Bugün çok  şükür o dönem atlatılmış ve devrim sözcüğü de kendi kimliğini  kurtarabilmiştir. Bu eleştiriyi yapanlar, dilin o günün sosyal çalkantılarına  nasıl alet edildiğini bilirler. Hem de çok iyi bilirler. Ancak, toplantıda  politik bir davranışla ve belki de özel bir maksatla, kapalı veya açık olarak  hatta ad belirleyerek bazı kimseleri suçlamaya yeltenmişlerdir. Böyle bir tepki,  belki de bilinçaltı bir etkiyle başkalarını suçlama görüntüsü altında  kendilerini mazur gösterme eğiliminden kaynaklanmış olabilir. Ama değerlendirme  aşamasında da bunlar hak ettikleri ağır cevabı almışlar ve bilimsel bir şamar  yemişlerdir. Bu durum, bazı konuların hâlâ sen ben davasına alet edilmesinin acı  bir göstergesidir. Bu yazıda isim belirtilmeden özel olarak vurgulanmasının  nedeni de budur. Bu münasebetle belirtmek isteriz ki, biz, ilke olarak kelime  yasaklanmasının da doğru olmadığı görüşündeyiz. Yukarıda özel olarak  belirtildiği gibi, sağlıklı bir gelişme rayına oturtulabilmiş olan dilde,  “zaman” böyle bir ayıklama için en iyi süzgeç görevindedir. TRT Yönetim  Kurulunda görev aldığımız yıllarda, dil konusu dolayısıyla yaptığımız bazı  uyarılar ve zabıtlara yansımış olan görüşlerimiz bu durumun tanıklarıdır. Bu  konudaki en güzel değerlendirmeyi de dil devrimi uygulamalarının yöntem yanlışı  yüzünden ortaya koyduğu bazı aksaklıklara bakarak yine Atatürk’ün kendisi  yapmıştır. Onun 1936 yılında dil konusundaki bir sohbet sırasında: “Yeni  Türkçe sözler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat bunları  Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e  söyledim “ketebe”, yektübü”, arabındır; “kâtip”, “mektup” Türkündür”  sözleri, bu açıdan ne kadar anlamlı ve yol göstericidir.

Konuşma ve tartışmalarda altı çizilmesi gereken bir başka  nokta da dilimizin gramer kuralları ile ilgili bazı yanlış değerlendirmelerdir.  Sayın Emin Özdemir, kendi bildirisinde üzerlerine basa basa öz yaşam, ön  deneme, ön yargı, alt yapı gibi örnekler sıralayarak, bunlardaki öz, ön ve alt sözcüklerinin artık birer ön ek durumuna geldiğini  söylemiştir. Böyle bir değerlendirme, dilimizin kendi yapı ve işleyiş ölçülerine  göre değerlendirilmesi gereken gramer konularının, adlandırma ve sınıflandırma  açısından, yüzyıllardır nasıl bir yandan Arap dilinin bir yandan da batı  dillerinin özellikle Fransız dilinin gramer kalıplarına kurban edildiğinin tipik  örneklerinden biridir. Bilindiği gibi Türkçe, genel dil sınıflamasında sondan  eklemeli diller (iltisaklı diller, agglutinative languages) grubunda yer alan  bir dildir. ön, öz, alt, son gibi bağımsız sözleri birer ek saymak  havsalanın alamayacağı bir yanlıştır. Bunlar ek değil birer bağımsız sözcüktür. Öz yaşam gibi bir kuruluşta, öz sözü sıfat görevindedir.  Dolayısıyla bu söz kalıbı da bir sıfat tamlaması oluşturmuştur. Alt yapı gibi bir kuruluşta ise, sıfat tamlaması kalıbında bir birleşik ad  niteliğindedir. Durum böyle iken bunları birer ön ek gibi göstermek, dilin  yapısını tanımama ve bunları bir yenilik gibi gösterme gayretkeşliği değil  midir? Bağlaç yerine bağlama edatı, ünlem yerine ünlem  edatı, edat (ilgeç) yerine son çekim edatı, mı? / mu? soru eki yerine soru edatı gibi terim ve sınıflandırmalar da yine Arap  gramerindeki isim, fiil, edat (veya harf)  biçimindeki üçlü sınıflandırmanın bize yansıyan örnekleridir. Artık söz  varlığında olduğu gibi, gramer konularının sınıflandırılıp terimlere  bağlamasında da Türkçenin kendi malzemesinin verdiği sonuçlara ve gördüğü  işlevlere bakılarak değerlendirilme yapılması kaçınılmazdır. Bu konudaki  bilinçsiz taklitçiliğe son verilmelidir. Gramerlerimizde bu açıdan üzerinde  durulacak epey konu vardır.

Değerlendirmeler sırasında, bazı konuşmacıların, dilimizin  kaynak eser niteliğinde işlevsel bir gramere ihtiyacı olduğu noktasındaki  dilekleri çok yerindedir. Türk Dil Kurumunun bu konuda yaptığı hazırlıklar  sanırız kısa bir süre sonra meyvesini verecektir.

Üzerinde son olarak durmak istediğimiz bir başka önemli husus  da gerek sunulan bildiriler gerek değerlendirmeler sırasında bazı konuşmacıların  duygusal ve politik nedenlerle Türk Dil Kurumunun kapatılmış olduğunu  bildirmeleri veya ayrımcılık yapmış olmalarıdır. Türk Dil Kurumu, bilindiği gibi  yapageldiği yüzlerce kapsamlı ve nitelikli yayınları ile dilimize ve ülkeye  yararlı çalışmalarını sürdüregelmektedir.

1932-1983 arası yıllarda, dernek niteliğindeki Türk Dil  Kurumu ile Atatürk’ün 1936 yılındaki dileğine uygun olarak 1983 yılında yeni bir  düzenlemeden geçirilerek akademik bir kuruluş durumuna getirilmiş olan Türk Dil  Kurumunu birbirinden ayırıp suçlayıcı bir tutumla eski Dil Kurumu, yeni Dil  Kurumu gibi bir ayırıma gidilmesi doğrusu çok yakışıksız kaçmıştır. Çünkü  her ikisi de aynı amaç doğrultusunda hizmet veren birbirinin devamı niteliğinde  bir kurumdur. Atatürk, birbirinin tamamlayıcısı durumunda olan tarih ve dil  konularının, yabancıların kasıtlı yorumlarından kurtarılması için, aslında birer  bilim kuruluşuna ihtiyaç olduğunu daha Dil ve Tarih Kurumlarının kuruluşundan  epey önce görmüştür. Hatta, Türk dilinin özel durumu dolayısıyla, bir dil  akademisi kurulması direktifini de vermiştir. İsmet Paşa’nın 7 Kasım 1925  tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı “Millî harsa ait  teşebbüsattan olmak üzere bu sene bir lisan akademisi, hars nokta-i nazarından  Türk lisanı üzerinde vezaif-i esasiyeyi ifa etmek üzere en yüksek  mütehassıslardan mürekkep bir akademi vücuda getireceğiz”1 biçimindeki konuşması, devletin bu konudaki kararının ifadesidir. Ancak, zamanın  Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin 9 Şubat 1926 tarihinde gazetecilere  verdiği demeçten anlaşıldığı üzere2o günün şartlarında böyle  bir kuruluşu besleyecek bilim kadrosu bulunmadığı için Atatürk, dil ve tarih  konularının ele alınması ve dil devrimin başlatılabilmesi için, bu kuruluşların  başlangıçta birer dernek hâlinde çalışmalara başlamasının uygun olacağını  düşünmüştür. Nitekim TDTC (daha sonra TDK)’nin kurulması ile başlayan  çalışmalar; çok az sayıdaki bilim adamı, edebî şahsiyet ve gazeteci dışında hep  taşradaki gönüllü aydınlar eliyle yürütülmüştür. Daha sonraki yıllarda yeniden  ele alınan Derleme ve Tarama dergileri bu türlü çalışmaların  ürünüdür. Atatürk bu yolla yapılacak çalışmaların birer ön çalışma olacağını  biliyor ve ileride bu çalışmaları sağlam temellere oturtma gereğini duyuyordu. “Hayatta  en hakikî mürşit (gerçek yol gösterici) ilimdir” diyen, Türk  toplumunu sağlam sosyal temeller üzerine yerleştirmek isteyen uzak görüşlü bir  devlet kurucusunun, Türk dilini, sürekli olarak amatör dilcilere emanet etmesi  düşünülemezdi. Gerçi, o dönemde ön çalışmaların yapılabilmesi ve ulusa ana dili  sevgi ve bilincinin aşılanabilmesi için bu gerekliydi. Ancak, bir süre sonra  Kurumun akademik bir yapıya kavuşturulması da önemli idi. Nitekim, Atatürk’ün  1936 yılında TBMM’nin açış konuşmasını yaparken “Bu ulusal kurumkarın az  zaman içinde ulusal akademiler hâlini almasını temenni ederim. Bunun için  çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak orijinal  eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim”3 sözleri böyle bir  gereğin ifadesidir.

İşte 1983 yılında gerçekleştirilen yeni düzenleme, Atatürk’ün  bu dileğini yerine getirme amacına dayanan ve Kurumu bilimsel temellere oturtma  hedefi güden bir düzenlemedir. Türk Dil Kurumunun bağımsız bir bilim kuruluşu  olması belki daha uygun olurdu. Ne var ki, o günün şartlarında bu yol  benimsenmiştir. Aslında TDK, bilimsel çalışmalarını bugün de tam bir özgürlük  içinde yürütegelmiştir.

Yukarıda belirtildiği gibi, Türk Dil Kurumu böyle bir gelişme  süreci gösterdiği hâlde, bunu eski, yeni gibi bir ayırıma sokan görüş çok  yakışıksızdır. Türk Dil Kurumu 1932’den başlayıp bugüne uzanan bir bütünlük  içindedir. Dil konusuna gönül vermiş olanlara da böyle gereksiz bir ayırımcılık  yapmak değil, yapılacak çalışmalarda birleşip bütünleşmek gerekir. Çünkü, dava,  sen ben davası değil, Türk diline hizmet davasıdır. Toplantıda, birkaç kişi  tarafından da olsa söylenmiş olan bu tatsız söz ve tutumlar hem tarafımızdan hem  öteki üyeler tarafından hem de kapanış değerlendirmesinde, TDK başkanı Sayın  Akalın tarafından eleştirilerek ortak amaçta birleşme gereğine işaret  edilmiştir.

Sonuç olarak, “Türk Dilinin Dünü Bugünü ve Yarını”  konusundaki uluslar arası bilgi şöleni, Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesinin çok  iyi organizasyonu, katılımcı kuruluş ve kişilerin düzeyli ve olgun tutumu  dolayısıyla, genellikle çok başarılı ve verimli olmuştur. Sayın Kültür Bakanı  İstemihan Talay’ın oturumları sürekli olarak izlemesi ve kendisine yöneltilen  bazı soruları cevaplandırırken gösterdiği olgunluk da takdire değer  niteliktedir. Bakanlığın Yayımlar Dairesi Başkanı Sayın Ali Osman Güzel ile bu  düzenlemede emeği geçen sayın görevlilere ve Bakanlığa maddî destek sağlayan  Öger Turizm sahibi Sayın Vural Öger’e ne kadar teşekkür edilse azdır. Biz de bu  alanın mütevazı bir mensubu olarak Sayın Kültür Bakanı başta olmak üzere bütün  ilgililere Türk dili adına şükran duygularımızı ve içten gelen teşekkürlerimizi  sunmayı bir borç biliriz.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Ne Sorulursa Neye Bakılır?