Custom Search

Türk Destancılık Geleneğine Bütüncül Yaklaşabilme

20 Ocak 2013

Mehmet AÇA

Türk  destancılık geleneği üzerine Anadolu sahasında yapılan araştırmalarda Gök  Tanrıcılık, Şamanizm, İslam, Göçebe ve Yerleşik Toplum Şartları, İslam Öncesi ve İslamî Dönem Türk Destanları, Alp Tipi, Alp-Eren (Gazi) Tipi gibi bazı anahtar kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. Bütün bu  anahtar kavramlar, Türk toplumunun tarih boyunca tarihî, sosyal, iktisadî ve  coğrafî şartlara bağlı olarak geçirmiş olduğu evreler ve bu evrelerin sözlü  gelenek üzerindeki etkileriyle doğrudan bağlantılı olarak ortaya çıkmışlardır.

Türk  destancılık geleneği incelemelerinde araştırıcılar, yukarıda sıralanan anahtar  kavramlar çerçevesinde destanları belirli sınıflamalara tabi tutmuşlardır. Bu  sınıflandırmalarda da öncelikle Türk toplumunun girmiş olduğu dinler, dahil  olduğu medeniyet daireleri ve yayılmış olduğu coğrafyalardaki diğer toplumlar  tarafından uğratıldığı kültürel etkilenmeler dikkate alınmıştır. Tabiatıyla,  toplumun geçirmiş olduğu bütün evreler ve yaşadığı değişiklikler, doğrudan bir  insan yaratması olan sözlü ürünlerde de yansımasını bulmuştur. Bir dönem Gök  Tanrıcı bir inanç sistemine sahip olan Türklerin önemli bir kısmı, ilerleyen  dönemlerde İslam dinine dahil olup yerleştiği Ön Asya coğrafyasına adapte  oldukça destanlarda ifade bulan düşünce ve inanç kalıplarında doğal olarak bazı  değişiklikler gözlenir olmuştur. Oğuz Kağan destanının Uygurca nüshasında  yer alan Oğuz tipiyle Reşideddin tarafından Fars dilinde kaleme alınan Oğuzname’deki Oğuz tipi arasında İslam ve Ön Asya coğrafyasından kaynaklanan  bazı ideolojik ve sosyal farklılıklar meydana gelmiştir. Öyle ki, bu bazı  farklılaşmalar, bir takım folklorcuyu İslam öncesi Türk destanlarıyla İslamî  dönemde teşekkül eden Türk destanlarını mukayese ederken bazı eksik ya da yanlış  yargılara bile sürükleyebilmiştir. İslam öncesi destanlarda kuru bir  cihangirlik ya da sadece güç ve tahakküme dayalı cihan hakimiyeti ideolojisinin  hakim olduğu, İslamî dönemde teşekkül eden destanlarda ise yüce bir ideal (İla-yı  kelimetullah, nizam-ı âlem) uğruna yaşanan mücadelelerin yer aldığı, bazı  kaynaklarca altı çizilerek dile getirilmiştir. Halbuki ideoloji başta olmak  üzere, meydana gelen değişikliklerin özde değil de çoklukla kabukta olduğu  dikkate alınmış olsa idi, yapılan bazı değerlendirmelerin eksikliği daha  başlangıçta görülecekti. Bunun için de geçmiş Türk topluluklarıyla günümüz Türk  topluluklarının düşünce ve inanış sistemlerinin destanlar, inanmalar ve  mitolojik araştırmalar vasıtasıyla mukayeseli bir şekilde ele alınması  gerekmektedir(1).

Türk  destancılık geleneğini incelemede Anadolu sahası Türk araştırıcılarının bazı  tespitleri eksik yapmalarında ve araştırmaların doyurucu bir noktaya  gelememesinde, her halde diğer Türk bölgelerinde günümüzde de çok canlı bir  şekilde yaşatılmakta olan destan geleneklerinin incelenememesi, araştırmaların  istenen ölçüde mukayeseli bir şekilde yapılamaması etkili olmuş olsa gerektir.  Gerçekleştirilen incelemelerin bugüne kadar bilinen klasik tasnifler içinde yer  alan ve daha çok Türklüğün batı koluyla ilişkilendirilen destan metinleriyle  sınırlı kalması, Altay, Hakas, Tuva, Şor, Saha, Kırgız, Başkurt, vs. Türk  boylarına ait destan metinlerinin incelenememesi ve yukarıda adı zikredilen  ortak-büyük Türk destanlarıyla mukayese edilememesi, Türk toplumunun binlerce  yılı kapsayan tarihsel bir süreçte meydana getirdiği destancılık geleneğinin  geçmişi ve bugünüyle bir bütün olarak ele alınmasını geciktirmiştir. Bunda da,  adı geçen Türk bölgeleriyle uzun yıllar boyunca yaşanan kopukluk, Anadolu ve  diğer Türk sahalarındaki Türk araştırıcılarının yapılması gereken bu çalışmalar  için gerekli hazırlıkları yapamaması ve en önemlisi de Rus ve Batılı  türkologların ortaya koyduğu verileri, bütüncül ve mukayeseli yaklaşımları  doğurabilecek olan Türk merkezli bir türkoloji mantığını tam anlamıyla oluşturup  yeniden eleştirel bir şekilde ele alamaması etkili olmuştur(2).

Türk  destanları üzerine yapılan değerlendirmelerde, İslam öncesi Türk destanlarının  baş tipi olan alp ile İslamî dönem Türk destanlarının baş tipi olan alp-eren (gazi) üzerinde zaman zaman mukayeseler yapıldığı görülmektedir.  Elbette ki bu mukayeseler, Türk ulusunun geçirdiği evreler ve bu evrelerin onun  sözlü ve yazılı yaratmalarındaki etkilerinin ortaya konulması açısından son  derece gereklidir. Anadolu sahasında alp ve alp-eren (gazi) tipleri üzerine en kapsamlı çalışmayı Mehmet Kaplan yapmıştır ve onun  değerlendirmeleri, kendisinden sonra gelen pek çok araştırıcı tarafından bir  çıkış noktası olarak kabul edilmiştir (3). Kaplan’ın alp tipi için Oğuz Kağan ve Köroğlu destanlarından ve alp-eren (gazi) tipi için de İslamî dönem  destanlarından yola çıkarak yaptığı tespitleri, Türk destancılık geleneği ve bu  geleneğin ortaya çıkardığı tipler üzerine Anadolu sahasında yapılmış kıymetli  araştırmalardandır. Kaplan, değerlendirmelerini kendi dönemine kadar yapılan  çalışmalar ışığında gerçekleştirmiştir ve o günden bugüne gerek Türk destancılık  geleneği üzerine ve gerekse Türklerin eski ve yeni dönemlerindeki inanç ve  düşünce sistemleri üzerine Anadolu ve diğer Türk bölgelerinde önemli çalışmalar  yapılmıştır. Bu çalışmalar ve diğer Türk gruplarının destanlarına ait metin  neşirleri sonucunda Kaplan’ın adı geçen tipler, özellikle de alp tipi üzerine  yaptığı tespitlerini yeniden gözden geçirmek, onlara yeni katkılarda bulunma  zarureti doğmuştur. Kaplan, özellikle de alp tipinin en yüksek noktasını temsil  eden Oğuz Kağan’dan yola çıkarak yapmış olduğu değerlendirmelerinde, diğer Türk  gruplarının kahramanlık destanlarındaki alpların yansımalarını ve özellikle de  eski Türk toplumunun inanış ve düşünüş sistemlerini dönemin araştırma şartları  ve kendisinin bir folklorcudan ziyade bir edebiyatçı olması sebebiyle fazlasıyla  ele alamamıştır.

Burada,  doğduğunu söylediğimiz zaruret çerçevesinde, alp kavramı üzerinde  özellikle de Oğuz Kağan’dan yola çıkarak bazı değerlendirmeler yapılacaktır. Bu  değerlendirmeleri yaparken de destanları teşekkül ettiren ve destanlardaki alp  tipini harekete geçiren Türklüğe ait inanç ve düşünce kalıpları esas  alınacaktır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, alp tipi etrafında ortaya konulacak  olan görüşler, ileride alp ve alp-eren (gazi) tipleri arasında  yapılacak yeni mukayeseler açısından da son derece önemli sonuçların ortaya  çıkmasını sağlayacaktır.

Türklerin  İslamiyet’ten önceki dönemlerdeki inanç sistemi üzerinde bugüne kadar bilim  adamları tarafından pek çok şey söylenmiştir. Türklerin en eski ve en köklü  inanç sistemi ortaya konmaya çalışılırken Gök Tanrıcılık, tabiat ve  atalar kültü, Şamanizm, Toyinizm, Totemizm gibi kavramlar ön plana  çıkarılmıştır. Pek çok Rus ve Batılı araştırıcıyla onların Türk kökenli  takipçilerinin ileri sürdüğü Çok tanrılı inanç sisteminden yaşanan değişimler  ve etkilenmeler neticesinde Orta Doğu menşeli tek tanrılı inanç sistemine geçiş görüşü, Türklerin dinî tarihini inceleme çalışmalarında genellikle hâkim bir  görüş olarak ortaya çıkmıştır(4). Fakat, meseleye Türk toplumunun sözlü ve  yazılı ürünleri ile yabancı ulusların yazılı kaynaklarında yer alan Türklerle  ilgili malumatlardan ve en önemlisi de mitolojik verilerden yola çıkarak  yaklaşan sayısı pek o kadar çok olmayan bir takım Türk araştırıcı, Türkler  arasında en eski ve millî olma vasfına sahip inanç sisteminin Gök Tanrıcılık  olduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra tabiat ve atalar kültleri de bu inanç  sistemini çevreler bir durumda Türkler arasında son derece yaygın bir şekilde  var olagelmiştir. Bugün için en sağlıklı ve akla yatkın görüş, Türklerin çok  Tanrılı bir inanç sisteminden tek Tanrılı inanç sistemine geçmedikleri, aksine,  çok eski devirlerden itibaren tek bir Tanrı olan ve insanları yaratıp kıyamet  günü onları yargılayacak olan Kök Teñri’ye inandıklarıdır. Tanrı, her şeyin  üzerindedir ve ancak onun rızası ile her şey olmaktadır. Onun tanrısal  özelliklere sahip olan yardımcıları (Peygamberler ve melekler) vardır ve onlar  Tanrı’nın buyrukları doğrultusunda insanlara nasıl olmaları ve yaşamaları  gerektiğini öğretmişlerdir (5). Hiçbir şey yokken o vardı, ancak o istedikten  sonra onun iradesiyle kâinat ve insanlık yaratıldı. Tanrı yaratan, yaşatan,  yargılayan; ebedi ve sonsuz olan, her şeyi gören ve bilen, vs. vasıflarıyla her  şeyin üstündedir. O göğün dokuzuncu katında kendisinin yarattığı ışık  dünyasında, yani, Cennet’te oturmaktadır. Eski Türkler arasındaki Tanrı’nın  birliği ve her şeyin ancak onun istemesiyle olabileceği inancı, şayet Türk  mitolojisi (Yaratılış, Tufan ve Kıyametle ilgili metinler, tabiat ve atalar  kültü, vs.) ve Kök Türk yazıtları yeniden gözden geçirilirse görülecektir. Oğuz Kağan destanının Uygurca nüshasında ulusunu birleştirip yücelten,  fethettiği bütün bölgelere barış ve huzuru götüren, kısacası kaosu yaşayan yer  yüzünü tekrar kozmos haline dönüştüren, yer yüzünde Tanrı’nın kurduğu nizâmı  yeniden tanzim eden Oğuz’un ülkesini oğulları arasında paylaştırdıktan sonra  ulusu toplayarak düzenlediği toy sırasında başını göğe kaldırıp Ben Gök  Tanrı’ya borcumu ödedim! (6) demesiyle Hz. Muhammet’in, İslamı yaydıktan  sonra ümmetini toplayıp onlarla vedalaştığı Veda Hutbesi’nde halka peygamberlik  görevini yapıp yapmadığını sorması ve halkın da peygamberlik vazifesini yerine  getirdiği şeklinde bir cevap vermesi üzerine göğe parmağını kaldırıp üç kez Şahid ol yarab! demesi arasında pek öyle bir fark olmasa gerek. Çünkü her  iki şahsiyet de kendi uluslarını birleştirmiş, kaos içinde yüzen dünyayı,  Tanrı’nın kurallarını (Oğuz’un temsil ettiği dünya görüşünde töreyi)  yeniden yer yüzüne hâkim kılarak kozmosa kavuşturmuşlardır(7). Destanın her iki  nüshasında da Oğuz’un daha doğumundan itibaren bizzat Tanrı tarafından  gönderildiği vurgulanmaktadır. Tanrı tarafından yer yüzüne gönderilmiş ve bu  çerçevede sıradan insanlarda olduğu gibi bir doğum olayı gerçekleşmemiştir.  Uygurca nüshada, Oğuz’un evlendiği kızların su, ağaç ve dağ kültleri ile  birlikte ele alındığı görülmektedir. Karılarından birisi, bir ışık hüzmesi  içinde gökten inerken diğeri de bir ağaç kovuğunda Oğuz tarafından bulunmuştur.  Oğuz’un evleneceği ve altı evlat sahibi olacağı kızlar, bizzat Tanrı tarafından  Cennet’ten gönderilmişlerdir. Çünkü, kutsal ağaç, kutsal su ve kutsal dağ  doğrudan Tanrı’nın Cennet’i ya da katı ile ilgilidir. Kutsal ağaç ve dağların  zirveleri Cennet’e kadar uzanırken kutsal akarsular da Tanrı’nın Cennet’inden  gelip tekrar oraya dönmektedir. Bunda da büyük ve kutsal akarsuların kutsal  dağlardan kaynaklanması etkili olmuştur. Başı Tanrı’nın Cennet’ine varan kutsal  dağın tepesinden, yani, Tanrı’nın katından indiğine inanılan kutsal akarsular,  Tanrı mekânından gelip yine onun mekânına dönmektedir. Nitekim, Anadolu’da  Hıdırellez kutlamaları sırasında genç kızların dileklerini bir kâğıda yazıp  akarsulara atmaları da doğrudan bu inançla bağlantılı olsa gerektir(8).

Türk  kahramanlık destanlarında yer alan alp tipini, Türk topluluklarının çok geniş  bir coğrafyaya yayılmaları ve tarihsel süreçte farklı gelişimler sergilemeleri  sebebiyle iki ana grupta ele almak mümkündür. Kuzey ve Güney Sibirya  bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarına nazaran Batı Türklerinin (Oğuzların)  çok daha erken dönemlerde büyük devletler kurabilecek seviyeye gelebilmeleri  sebebiyle, Oğuz Türklerinin destan geleneğinde yer alan alp tipinin devlet kurma  ve dünyaya nizam verme düşüncesine erken dönemlerde sahip olduğu görülmektedir.  Türk destan geleneği içinde alp tipinin en yüksek noktaya ulaştığı Oğuz Kağan’da  bu devlet kurma ve dünyaya nizam verme düşüncesi çok gelişmiş bir şekilde  yansıtılmaktadır. Batı, kuzey ve doğu Türklerinin destancılık gelenekleri  arasında bir geçiş dönemi arz eden Manas destanında, bu ara coğrafya ve  geçiş döneminin özelliklerini görmek mümkündür. Oğuz’da yurdu ve halkı düşmana  karşı savunma ve özgürlüğü yeniden kazanma zorunluluğu söz konusu değilken,  Manas’ta öncelikle esaret altına giren Kırgız topluluğunu esaretten kurtarma  ideali ve bu idealin gerçekleşmesiyle birlikte Oğuz’da olduğu gibi, bir büyük  devlet kurma ideali ortaya çıkmaktadır(9). Meydana gelen bu farklılıkların  sebeplerini, Türk gruplarının çok geniş bir coğrafyada birbirinden farklı  gelişim süreci yaşamalarında aramak gerektiğini düşünmekteyiz. Kuzey ve Güney  Sibirya Türk gruplarının kahramanlık destanlarında bahadırların, daha çok  yurtlarını işgâl eden komşu hanlara karşı mücadele yürüttükleri görülmektedir.  Türkistan coğrafyasında da Kıpçak gruplarının ilerleyen dönemlerde Çin, Kalmuk,  Moğol ve Rus baskınlarına karşı savunma pozisyonuna geçtikleri de bilinen bir  husustur. Bu bölgelerdeki Türk gruplarının yaşamış oldukları tarihi olaylar,  tabiatıyla destanlarda terennüm edilmiş ve destanlardaki bahadır tipleri de  tarihî olayların seyrine göre şekillenmişlerdir.

Türk  kahramanlık destanlarında terennüm edilen olaylar ve bu olaylarda rol alan  bahadırların Türk toplumunun tarihi ile düşünüş ve inanış sistemlerinden kopuk  bir şekilde ortaya çıktığını iddia etmek, destanları meydana getiren toplum,  çevre ve şartları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Türk ulusunun geçmişteki  kağan (han), devlet ve Tanrı telakkileri, doğrudan onun tarafından meydana  getirilen destan metinlerinde de yansıtılmıştır. Göktürkyazıtlarındaki Türk  Bilge Kağan ile Kül Tigin’in gece uyumadan gündüz oturmadan Kök Türkleri  esaretten kurtarıp yeniden büyük millet ve devlet haline getirme  maceralarıyla(10) Oğuz, Manas gibi destan kahramanlarının maceraları arasında  elbette ki, paralellikler olacaktır. Türk’ün Tanrı, kağan, devlet anlayışı ile Oğuz Kağan ve Dede Korkut Kitabı başta olmak üzere  pek çok destanî metinde ortaya konulan Tanrı, kağan ve devlet anlayışları  aynıdır. Tanrı, yukarıda da söylediğimiz gibi, her şeyin üzerinde olan, kâinatı  kendi iradesiyle yaratan en büyük ve tek olandır. Onun yaratması kozmosun  teşkilidir ve onun yer yüzünde kurmuş olduğu düzenin koruyucuları, bizzat  Tanrı’nın yer yüzündeki halifeleri olan kağanlardır. Üstte Tanrı, altta devlet  ve onun başındaki kağan yer almaktadır. Kağanlar, bizzat Tanrı tarafından  gönderilmiştir ve onlar ulusu koruyup yücelterek kozmosun (törenin)  devamlılığını sağlarlar(11). Kağana ve devlete karşı baş kaldırmak Tanrı’ya ve  onun kurduğu düzene baş kaldırmayla eş tutulmakta ve hoş karşılanmamaktadır.  Türk ulusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, ki bu aynı zamanda  kozmosun (törenin) bozulup kaosun hakim olmaya başlaması anlamına gelmektedir,  Tanrı, Türk ulusu yok olup tükenmesin diye kağanları gönderir ve onlar da Türk  ulusunu, çok hızlı yaşanan, gece uyumadan, gündüz oturmadan gerçekleştirilen  mücadeleler sonucunda yok oluşun eşiğinden çekip alırlar. Böylece, devam etmesi  gereken düzen (töre) varlığını sürdürmektedir. Bizzat felaketler anında dünyaya  gelip tahta oturan kağanlar, vazifelerini tamamladıktan sonra uçmağa vararak  ya da kergek bolarak tekrar Tanrı katına giderler. Onlar, kesinlikle  geldikleri yere, yani Tanrı katına giderler(12). İşte, özellikle de büyük devlet  kurma idealine sahip Türk destanlarında yer alan Oğuz, Cengiz, Manas gibi  bahadırları yukarıda dile getirilen telakkiler çerçevesinde ele almak  gerekmektedir. Kuzey ve Güney Sibirya Türk topluluklarının destanlarının  bazılarında da aynı şeyi gözlemlemek mümkündür. Onlarda da bahadırlar,  obalarının, ülkelerinin işgâl edildiği, ailelerinin, uluslarının yok olma  tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları anlarda olağanüstü şartlarda dünyaya  gelmekteler ve zalimlerden, talancılardan öç alarak bozulmuş olan düzeni yeniden  kurma mücadelesi vermektedirler(13). Onların bu eylemleri, Oğuz Kağan örneğinde  olduğu gibi, yeryüzüne hakim olma, büyük devletler kurma idealleri çerçevesinde  gerçekleşmese de daha dar bir çerçevede aynı misyona dayanmaktadır. Zor  zamanlarda dünyaya gelmek, olağanüstü özelliklerle donanmak, tehlikelerle karşı  karşıya kalan toplumu tehlikelerden kurtarmak ve zâlimlerden intikam almayı,  Türk toplumunun Tanrı, kağan ve devlet telakkileri dışında düşünmek mümkün  değildir. Bu telakkiler, Kuzey ve Güney Sibirya Türk topluluklarının kahramanlık  destanlarında daha bölgesel ve dar bir çerçevede, daha çok kendi aileleri ve  kabileleri adına mücadele eden bahadırların maceraları vasıtasıyla  yansıtılmaktadır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bahadırlarla ilgili bu  telakkiler, daha erken dönemlerde büyük devletler kurma ve dünyaya nizam verme  düşüncesine sahip olabilen Türk gruplarında daha kapsamlı ve daha yüceltilmiş  bir şekilde işlenmiştir. Bazı Türk bölgelerinde dönemin sosyal ve tarihî  şartları sebebiyle, bahadırların mücadeleleri, iç mücadeleye doğru kaymış ve  halka zulmeden, Türk kağanlık anlayışı dışında hareket eden kağan ya da beylere  doğru yönelmiştir. Nitekim Altay, Tuva, Hakas Türklerinin bazı kahramanlık  destanlarında bahadırların zâlim hanlara karşı mücadele ettikleri  görülmektedir(14). Türk dünyasının geniş bir bölgesine yayılmış olan Köroğlu destanını da bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Köroğlu, tıpkı Altay, Tuva,  Hakas, Başkurt Türklerinin bazı kahramanlık destanlarında olduğu gibi, törenin  gereklerini yapmayarak halka zulmeden han ya da beylere karşı mücadele etmiş,  kendisi ve içinde yaşadığı toplum adına intikam alma peşinde koşmuştur(15).  Tanrı’nın nizamı anlamına gelen törenin dışında hareket etmiş olan han ya da  bey, Tanrı tarafından verilen kutu geri alınarak halk arasından çıkan bir  bahadır vasıtasıyla cezalandırılmaktadır.

Büyük  devlet kurma ve töre adına dünyaya hâkim olma ideolojisine sahip bir toplumun  ortaya çıkardığı alp tipi olan Oğuz’un yapmış olduğu mücadeleler, en az bir  şeyh, bir rüya ve onun yorumu vasıtasıyla fetihlerinin ilahî olduğu vurgulanan  Osman Gâzi’nin fetih mücadeleleri kadar ilahî ya da tanrısaldır. Yukarıda da  vurgulandığı üzere, Oğuz ve onun gibi bahadırlar, Tanrı’nın düzeni anlamına  gelen törenin sürekliliği için mücadele etmişler ve bu mücadelenin meşruiyetini  de yine Tanrı’dan aldıkları kut vasıtasıyla sağlamışlardır. Onların kaotik  ortamlarda (Ulusun esaret altına girip yok olma tehlikesiyle karşı karşıya  kaldığı anlar; törelere muhalif davranan han ya da beylerin kendi halklarına  karşı uyguladıkları zulmün had safhaya ulaştığı dönemler, vs.) olağanüstü  doğumları, doğumun hemen sonrasında gösterdikleri olağanüstü gelişmeler(16),  üstün zekâ ve vücut yapıları, binit ve silahlarının çoklukla Tanrı tarafından  gökten gönderilmesi(17), Oğuz örneğinde olduğu gibi, evlenecekleri kadınların da  Tanrı tarafından gönderilmesi, çok hızlı bir şekilde harekete geçip misyonlarını  tamamlayıp kaostan kozmosa geçişi sağlayarak daha sonra geldikleri Tanrı katına  tekrar geri dönmeleri, onların belirli misyonlar çerçevesinde görevli insanlar  olarak dünyaya geldiklerine ve Tanrı’dan kut aldıklarına işarettir. Onlar, tıpkı  Türk devlet geleneğindeki kağan (hakan) telakkisinde olduğu gibi, Tanrı  tarafından seçilmiş insanlardır. Kuzey ve Güney Sibirya bölgelerindeki Türk  topluluklarının kahramanlık destanlarındaki bahadırların daha batıdaki Türk  gruplarının destanlarındaki bahadırlara nazaran daha fazla olağanüstülüklerle  kuşatılmış olduğu görülmektedir. Onların sihirli silahları, giyimleri, rüzgârdan  daha hızlı, kurnaz, konuşup alplara akıl verebilen, kılıktan kılığa girebilen  atları, kuş ve diğer canlılarla olağanüstü göksel varlıklardan oluşan  yardımcıları vardır. Obasını esir eden yabancı hanlardan ya da obasına zulmeden  kendi hanından intikam alma mücadelesi veren bahadırın mücadelesinin fantastik  ve masalsı unsurlarla da süslenmiş olduğu görülmektedir. Fakat, bu  olağanüstülüğü sadece fantezi ya da masalsılıkla açıklamak her zaman yeterli  olmamaktadır. Belirli bir misyonla kaotik bir ortamda olağanüstü şartlarda  dünyaya gelen bahadır, olağanüstü özelliklerle de donatılmaktadır. Nitekim, Maaday Kara ve onun çeşitli varyantlarında, bahadır Kögüdey Mergen’e atı  başta olmak üzere pek çok olağan ve olağanüstü varlık tarafından yardım  edilmektedir. Oğuz örneğinde ise, bütün olağanüstülükler açık bir şekilde Gök  Tanrı’ya bağlanmaktadır(18) ve tıpkı diğer bazı kahramanlık destanlarında olduğu  gibi, her olağanüstülüğün bünyesinde derin bir anlam ya da yorum vardır. Oğuz  Kağan‘ın gökten inen ışık içinde ve bir ağaç kovuğunda yer alan Tanrısal  kadınlarla evlenmesi ilk bakışta bütünüyle fantastik ya da olağanüstü bir durum  gibi ortaya çıkmaktadır; fakat, Oğuz onlar vasıtasıyla Tanrı kutunu kazanmış ve  bunun sonucunda ülkeyi yönetmek, yeni fetihler yaparak Tanrı nizamını, yani  töreyi yaymak için harekete geçmiştir. Türk toplumunun han ya da beylerin Tanrı  tarafından Cennet’ten gönderildiğine dair inancı, onların evlenecekleri  kadınların da bizzat Tanrı tarafından gönderildiğine dair inancın ortaya  çıkmasına neden olmuştur. Türk devlet düzeninde han ya da beylerin yanında akıl  veren, devlet yönetiminde etkin rol alan ak sakal ve bilge kişiler her zaman  için olagelmiştir. Oğuz’un yanında da töre ve tanrısallığın temsilcisi, hakan ya  da beyin manevi dayanağı olan bilge bir insan yer almaktadır: Uluğ Türk. O, Osman Gâzi’nin cihan devletini kuracağını müjdeleyen, kutsal rüyayı  yorumlayan ve Osman Gâzi’nin manevi yönünü dengeleyen, töre ve tanrısallığın  kontrolörü olan Şeyh Edebalı’nın prototipidir. Kuzey ve Güney Sibirya Türk  topluluklarının büyük devlet kurma idealine sahip olmayan ve daha dar bir  çerçevede mücadele eden bahadırlarının yanında ise çoklukla, yukarıda da temas  edildiği gibi, konuşabilen, son derece zeki atlar yer almaktadır(19). Ayrıca,  bazı kahramanlık destanlarında ataların ruhlarının da bahadırlara zor durumda  kaldıkları dönemlerde akıl verdikleri ve onları güç durumlardan kurtardıkları  görülmektedir.

Buraya  kadar yapılan değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuçları şu şekilde maddeler  halinde sıralamak mümkündür:

1) Türk  kahramanlık destanları ve alp kavramı üzerine yapılacak olan değerlendirmeler,  mutlaka Türk toplumunun inanç ve düşünce kalıpları üzerine bina edilmelidir.  Eski Türk toplumunun bir ve mutlak kadir olan Gök Tanrı, Tanrı düzeni anlamına  gelen töre, hakan ya da bey, devlet gibi kavramlar hakkındaki telakkileri  dikkate alınmadan Türk kahramanlık destanları ve alp tipini incelemek, yeterince  doyurucu olmayacaktır.

2) Eski  Türklerin Şamanistliği ve çok tanrılı inanç sisteminden tek tanrılı inanç  sitemine geçişi gibi konularda temkinli olunmalı; Türk yazılı ve sözlü  kaynaklarının ayrıntılarıyla ortaya koyduğu tek tanrılı bir inanç sistemi  anlamına gelen Gök Tanrıcılık ve vahdet telakkisinin eski Türk toplumunun sözlü  ve yazılı ürünleriyle ve mitolojik telakkilerini anlamada son derece hayati bir  öneme sahip olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

3) Türk  destanları üzerinde yapılan tasnif denemeleri daha geniş bir coğrafyaya teşmil  edilmeli ve özellikle de İslam öncesi ve İslamî dönem Türk destanları sınıflandırmasının muğlaklığı ortadan kaldırılmalıdır. Yapılan tasniflerin  sadece Batı Türklerinin geçirmiş olduğu evreler dikkate alınarak yapılmasından  vazgeçilmeli, daha çok coğrafi dağılım ve destanların konuları dikkate alınarak  sınıflandırmalar yapılmalıdır. Bu tür bir sınıflandırma, farklı coğrafyalarda  yaşayan ve farklı sosyal ve tarihî gelişim süreçleri takip etmek zorunda kalmış  olan Türk gruplarının destanlarını daha kolay ele almayı sağlayacaktır. Bütün  Türk destanlarını kapsayan tasnif denemelerinde, M. Fuad Köprülü’nün Türk  destanları üzerine yaptığı tasnifler iyi bir çıkış noktası olacaktır.

4) Türk  kahramanlık destanlarındaki bahadır ya da alp tipini, Türk topluluklarının  tarihte uğramış oldukları sosyal, siyasî, iktisadî, coğrafî ve kültürel  değişimler sebebiyle iki ana grupta ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, Güney  ve Kuzey Sibirya Türklerinin destanlarında görülen ve daha çok esaret  altındaki ya da yabancı hanlar tarafından yağmalanmış kabilesini ve obasını  esaretten kurtarma; esir edilen ya da öldürülen aile fertleriyle kendi hanları  tarafından zulme uğrayan ulusun intikamını alma düşünceleriyle harekete geçen  mazlum bahadırları kapsarken ikincisi de Oğuz Kağan örneğinde olduğu gibi, büyük  devlet kurma idealine sahip, törenin sürekliliğini sağlamaya çalışan, daha  medenî bir toplumun temsilcisi olan bahadırları içine almaktadır. Bir de her iki  sınıflandırmadaki bahadırların ortak özelliklerini yansıtan bahadırlardan söz  etmek mümkündür. Manas, hem Güney ve Kuzey Sibirya kahramanlık destanlarındaki  bahadırlar gibi, esaret altındaki ulusun yeniden özgürleşmesini sağlama, hem de  birinci aşamayı tamamladıktan sonra büyük devlet kurma mücadelesini vermektedir.  Oğuz Kağan, alp tipinin zirveye ulaşmış ve İslamiyet tesiriyle teşekkül eden  Türk destanlarının belirgin tipi olarak görülen alp-erenle büyük oranda ortak  vasıflara sahip olan bir temsilcisidir. Onu harekete geçiren misyon ve kut  kavramı, Güney ve Kuzey Sibirya Türk destanlarına nazaran daha belirgin ve  ayrıntılı bir şekilde ortaya konmaktadır.

5) Alp  tipini, sadece Batı Türklerinin yaşamış olduğu sosyal ve tarihî süreci dikkate  alarak İslam öncesi Türk destanlarının belirgin bir tipi olarak vasıflandırmak,  yukarıda da üzerinde sık sık durulduğu gibi, Türk destancılık geleneğini bir  bütün halinde ele almamanın doğurduğu hatalı bir değerlendirmedir. Alp  kavramını, Altay, Hakas, Tuva, Saha, Kırgız, Kazak, Başkurt, vs. Türklerinin  destancılık geleneklerini göz ardı ederek incelemek ve bu kavram çerçevesinde  yorum yapmak, her zaman eksik ve hatalı tespitlerin doğmasına sebep olacaktır.

NOTLAR

1) Nitekim merhum Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi (2 c.) adlı eserinde yapmış  olduğu değerlendirmeler, yine merhum Hikmet Tanyu’nun araştırmalarıyla  (Türklerde Taşla İlgili İnançlar, vs.) günümüz genç kuşak türkologlarından Metin  Ergun’un Türk halk inanmaları, Türk inanç ve düşünce sistemleri ile Türk  destanlarından yola çıkarak Türklerdeki ağaç, su kültleri üzerinde yapmış olduğu  yeni değerlendirmeler (Aşağıda bu değerlendirmelerden sık sık  faydalanılacaktır.), Türk inanç ve düşünce sisteminde geçmişten günümüze kadar  meydana gelen değişikliklerin büyük oranda kabukta kaldığını, Gök Tanrı  inancının Anadolu sahası Müslüman Türklerin bilinç altında günümüzde bile canlı  bir şekilde varlığını sürdürmekte olduğunu ortaya koymuştur.

         Burada, başta V. M. Jirmunskiy, S. S. Surazakov, Muhtar Âvezov olmak üzere  bazı Rus ve Türk kökenli araştırıcıların Türk destancılık geleneği üzerinde  yapmış oldukları çalışmaları hepten yok saymak ya da küçümsemek düşüncesinde  olmadığımızı hemen belirtmeliyiz. Özellikle de V. M. Jirmunskiy’in Tyurkskiy  Geroiçeskiy Epos (Leningrad 1974) adlı eseri, günümüzde hâlâ aşılamamış bir  çalışma vasfını sürdürmektedir. Son dönemlerde, diğer Türk bölgelerindeki Türk  kökenli bazı araştırıcıların (Şâkir İbrayev, vs.) da son yıllarda yaşanan olumlu  gelişmeler çerçevesinde önemli çalışmaları gerçekleştirdikleri, dikkatli  gözlerden kaçmamaktadır. Fakat, bütün bu iyimser gelişmelere rağmen, bu  bölgelerde hala boyculuk esasına dayalı bir zihniyetin bu tür çalışmalarda  etkisini sürdürdüğünü de üzülerek belirtmek gerekmektedir.

2) Geçmiş dönemlerde Türk bakış açısını yansıtan bir türkoloji mantığı  çerçevesinde başta M. Fuat Köprülü, Bahaeddin Ögel gibi büyük türkologlar  tarafından yapılan destan çalışmaları, ilerleyen dönemlerde Türk gruplarının  siyasî şartlar sebebiyle birbirleriyle ilişkiye geçememesi, araştırıcıların  karşılıklı iletişim kurarak kaynak ve bilgi aktarımını gerçekleştirememeleri  sonucunda âtıl kalmıştır. Fakat, son yıllarda değişen siyasî şartlar sonucunda  bazı türkologların büyük oranda kendi çabalarıyla özlemi duyulan çalışmaları  gerçekleştirmeye başladıkları görülmektedir. Bu araştırıcılar, yakın dönemlere  kadar sadece Rus ve Batılı türkologlar vasıtasıyla haberdar olduğumuz Türk  topluluklarının destancılık geleneklerini mukayeseli bir şekilde incelemeye  başlamışlar, bu çerçevede Altay, Hakas, Başkurt gibi bazı Türk boylarının destan  metinlerini (Alıp Manaş, Ural Batır, Maaday Kara, Altın  Arıg, vs.) Türkiye’de ilk kez neşretmişlerdir. Halen yürütülmekte olan Türk Destanları Projesi’nin de yakın bir dönemden itibaren meyvelerini  vereceği beklentisi bütün araştırıcıların ortak duygusudur. Bütün bu gelişmeler  sahanın uzmanlarının gözünden kaçmamaktadır. Fakat, geçmişte Fuat Köprülü’nün  temelini attığı ve öğrencileri tarafından sürdürülmeye çalışılan Türk merkezli  türkoloji mantığının tam anlamıyla yeniden oluşturulamaması ve araştırıcıların  Sovyet türkolojisi mensupları tarafından vaktiyle ortaya konulan verileri tenkit  ve bilimsel mantık süzgecinden geçirmeden Türkiye Türkçesine aktarma  kolaycılığına kaçabileceği endişesi, Türk destancılık geleneğini incelemede  aşılması gereken önemli birer engel olarak sahanın uzmanlarının önünde  durmaktadır.

3) Mehmet Kaplan’ın alp, gazi ve velî tipleri üzerindeki değerlendirmeleri için  bk: Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, 3, Tip Tahlilleri, 2.  b., İstanbul 1991, 11-28; 47-65; 101-111; 113-119; 120-131.

4) Pek çok Batılı sosyal bilimcinin (Antropolog, dinler tarihçisi, folklorist,  vs.) Darvin’in tekâmülcü görüşünden kaynaklanan ve Karl Marks ve F. Engels  tarafından bir sistem haline getirilen insanlığın çeşitli ekonomik ve sosyal  aşamalardan geçerek ilkelden (vahşilikten) moderne/medeniliğe (Batı Avrupa  uluslarının bulunduğu nokta) geçtiği görüşünü sosyal bilimlere uygulayarak  meydana getirdikleri tekamülcü, sosyal Darvinci metotları, yer yüzünde yaşayan  diğer toplumlar (Asya, Afrika ve Amerika kıtasının yerli ve eski halkları)  üzerinde uyguladıkları ve Batı Avrupalı ulusların geçirdikleri, aşamaları  geçirmeyenleri ilkel ya da yarı-medeni kavimler olarak değerlendirdikleri  bilinen bir husustur. Bu yaklaşım, yer yüzündeki pek çok topluluğun geçmişte ahlak, aile, sosyal dayanışma, tek Tanrı inancı gibi  kavramları bünyelerinde barındırmadıkları, bu kavramlara daha sonraki  dönemlerde, özellikle de Hıristiyanlığı ve medeniyet götürücü Batı Avrupalı  ulusları tanıdıkça sahip oldukları genel kanısının doğmasına sebep olmuştur.  Geçmişte bütün toplumlar panteonlar sistemine sahipti ve daha sonraki dönemlerde  bu toplulukların bazıları Orta Doğu kökenli tek tanrılı inanç sistemine  geçmişlerdir, vs. Günümüzde de pek çok antropolog ve folklorist, Malinowski  başta olmak üzere yukarıda kısaca özetlenen görüşleri şekillendiren kişileri  olduğu gibi bir tenkide tabi tutmadan takip etmektedirler. Batı’daki bu  yaklaşım, daha sonraları Marksizm’in hakim ideoloji olarak benimsenmesiyle  birlikte pek çok Rus kökenli antropolog ve folklorist (V. Verbitskiy, A. Anohin,  E. M. Meletinskiy, vs.) tarafından da kabul görmüş ve Sibirya ile diğer  bölgelerde yaşayan müstemleke topluluklar üzerinde yapılan inceleme ve  araştırmalarda kullanılmıştır.

5) Bu hususu, Türk grupları arasından derlenmiş olan yaratılış, Tufan ve  kıyametle ilgili mitolojik metinler çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır.  bk: Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, 3. b., Ankara 1986, 13-25;  Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. c, Ankara 1989, 419-493; Yaratılış  mitlerindeki Tanrı ile onun yardımcılarının konumu hakkında bk: Mehmet Aça, Kültür-Medeniyet Kahramanları ve Türk Müzik Âletlerinin Ortaya Çıkışı Hakkında  Teşekkül Etmiş Bazı Efsaneler, Millî Folklor, 6 (45), Bahar 2000, 43-51.  Türklerdeki tek tanrılı inanç sistemi hakkındaki görüşler için bk: İbrahim  Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara 1980, 42-67; Hikmet Tanyu, İslamlıktan Önce  Türklerde Tek Tanrı İnancı, 2. b., İstanbul 1986; Hikmet Tanyu, Türklerin Dini  Tarihçesi, İstanbul 1987; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. c., Ankara 1997,  145-150 (Eserin ikinci cildinin 1997 yılındaki Milli Eğitim Bakanlığı yayımında,  Ögel, Türklerdeki tek Tanrı/Kök Teñri inancıyla İslam’daki Allah inancı  arasındaki paralellik ve kağanların Tanrı’nın elçisi olduğu inancı üzerinde çok  daha ayrıntılı bir şekilde durmaktadır.); Sait Başer, Gök Tanrı’nın Sıfatlarına  Esmaü’l-Hüsna Açısından Bakış, İstanbul 1991; Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut  ve Töre’den Sevgi Toplumuna, İstanbul 1995, 1-9; Sait Başer, Yahya Kemal’de Türk  Müslümanlığı, İstanbul 1998, 28-31; Metin Ergun’un Türk destanları ve  inanış-düşünüş kalıplarından yola çıkarak su, ağaç ve dağ kültlerini incelediği  makaleleri (Aşağıda Ergun’un bu çalışmalarına sık sık müracaat edilmiştir.),  Türklerdeki tek tanrılı inanç sistemini bir bütün olarak ortaya koyma yolunda  önemli bir mesafe alınmasını sağlamıştır.

6) W. Bang-G R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, İstanbul 1936, 33.

7) Diğer pek çok konu ve kavramda olduğu gibi, kaos ve kozmos kavramlarının yorumlanması ve daha iyi anlaşılabilmesi hususunda Mircae  Eliade’ya çok şey borçlu olduğumuzu belirtmeyi bir borç biliriz. Meşhur dinler  tarihçisi Eliade’nın Kutsal ve Dindışı (Ankara 1991), Ebedi Dönüş Mitosu (Ankara  1994), Mitlerin Özellikleri (İstanbul 1993), İmgeler ve Simgeler (Anakara 1992)  adlı eserleri, Türk inanış ve düşünüş sistemlerini yorumlama çabalarımızda temel  kaynaklarımız arasında yer almıştır.

8) Türklerdeki ağaç, dağ ve su ile ilgili bu tür inanışlar için bk: Abdülkadir  İnan, Türklerde Su Kültü ile İlgili Gelenekler, Makaleler ve  İncelemeler-I, 2. b., Ankara 1987, 491-495; Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün  Şamanizm, 48-65; Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, 2. b., Ankara  1987; Ögel, Türk Mitolojisi, 2. c., 315-494; Metin Ergun, Balıkesir’de Ağaç  Kültü,I. Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 1-2  Haziran 1998, Balıkesir 1999, 413-417; Metin Ergun, Türk Ağaç Kültü İnancının  Dede Korkut Hikâyelerindeki Yansımaları, İkinci Milletler Arası Dede Korkut  Kollokyumu-Bakı 21-26 Aralık 1998 (Bildiri metni yayımlanmamıştır); Metin Ergun, Türk İnanç Sistemine Göre Dede Korkut Hikâyelerindeki Su Kültü İnancı,  Uluslar Arası Dede Korkut Bilgi Şöleni-Konya 6-10 Ekim 1998 (Bildiri metni  yayımlanmamıştır). Mitolojik dönem Türk düşüncesinde kutsal (mübarek) ağaç,  Tanrı’ya ulaşmanın yoludur. Yani Tanrıyla insan arasında bir vasıtadır. İnanca  göre kutsal dağlar gibi kutsal ağaçların da başları insan gözüyle görülmeyecek  şekilde göğe doğru uzanmakta ve Türk düşüncesine göre gökte olduğu farz edilen  ve bir ışık âleminden ibaret olan Cennet’e ulaşmaktadır. Cennet de Türk  düşüncesinde esas itibarıyla “mekândan münezzeh” olarak kabûl edilen Tanrı’nın  dünyayı ve insanları idare ettiği mekândır. Kutsal ağaçlar, zamanla bu konumdan  uzaklaşarak Türkün düşüncesinde Tanrı’nın somut bir görüntüsü olarak algılanmaya  başlamış ve “tanrısal”lık kazanmıştır. Dağ ve Hakanla birlikte bir nevi  Tanrı’nın yeryüzündeki izdüşümü olarak görülür hale gelmiştir. Tanrı değil,  fakat tanrısal olarak kabûl edilen kutsal ağaç, Türk düşüncesinde ilerki  dönemlerde Tanrı’yı sembolize etmeye başlamıştır. Kutsal ağaç artık mitolojinin  sözcüklerinde Tanrı’nın ve dünyadaki tanrısallığın sembolü haline gelmiştir.  Dede Korkut hikâyelerinin kelimelerindeki mahiyeti de böyledir. Dede Korkut’ta  “tanrısallık”ın tam karşılığıdır.

Türk mitolojisinde kutsal olarak kabûl edilen ağaçların belli vasıfları  vardır. Bir ağacın kutsal olarak görülebilmesi için mutlaka bu vasıflardan en az  birine sahip olması gerekir. Bu vasıflar esas itibarıyla Gök Tanrı’nın  sıfatlarıdır. Bu vasıflar şunlardır: a) Yalnız ağaç olmalıdır: Bir ağacın kutsal  olarak kabûl edilebilmesi için mutlaka bulunduğu mekânda yalnız başına bulunması  gerekir. Türk düşüncesine göre Tanrı tektir ve eşi ve benzeri yoktur. Tanrıyı  sembolize eden varlığın da onun bu sıfatına uygun olması gerekir. b)  Yapraklarını ya yaz-kış dökmeyen ya da çok az döken bir ağaç olmalıdır. Türk  düşüncesine göre ebedî olan tek şey Tanrı’dır; Tanrı ölmez. Aynı şekilde  Tanrı’yı sembolize eden varlık da ebedî olmalıdır. Yaz-kış yapraklarını dökmeyen  ağaç, bu haliyle sonsuzluğu sembolize eder. c) Kutsal ağaç, etrafındaki  ağaçlardan ya daha uzun, ya da daha heybetli, daha gösterişli olmalıdır. Türk  inancına göre Tanrı, el-kebîr, el-melîk, el-azîmdir. Yani Tanrı, bütün  mevcûdattan daha büyük, daha sahip, daha hakim ve daha azametli, daha  gösterişlidir. Tanrı’nın bu dünyadaki sembolü de aynı sıfatlara sahip olmalıdır.  ç) Kutsal ağaç, meyvesiz olmalıdır. Türk düşüncesinde Tanrı doğmaz ve doğurmaz.  Türk inanışında her şeyi var eden, fakat kendisi var edilmeyen; doğmamış ve  doğurmamış olmakla birlikte sonu da olmayan şey Tanrıdır. d) Kutsal ağaç,  etrafındaki ağaçlardan daha yaşlı olmalıdır. Türk düşüncesinde Tanrı,  sonsuzluğun, ebedîliğin sembolüdür. Yaşlılık Tanrısallığın yani sonsuzluğun  sembolüdür. e) Kutsal ağaç, geniş ve koyu gölgeli olmalıdır. Türk düşüncesinde  Tanrı sığınılan şeydir. Tanrı zorda kalanlara yardımcı olur.

Kutsal ağaçla ilgili bu vasıfları daha da çoğaltmak mümkündür. Bu vasıfları  ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım, bilmemiz gereken kutsal ağaçla ilgili bütün bu  niteliklerin aynı zamanda Tanrı’nın sıfatları olduğudur. Yeryüzünde Tanrıyı  değil ama “tanrısallığı” temsil eden kutsal ağaç, en az bir özelliğiyle Tanrıyı  insanların düşünce dünyasında sembolize etmektedir (Ergun, Türk Ağaç Kültü  İnancının Dede…).

9) Manas destanının geçen yüzyıldaki en güzel neşirlerinden birisi için  bk: Manas-Kırgız Elinin Baatırdık Eposu, 3 c., Bişkek 1995. Ayrıca, Manas destanını hemen her yönüyle inceleyen bir ansiklopedi için de bk: Manas  Entsiklopediya, 2 c., Bişkek 1995. Bu ansiklopedi vesilesiyle, Türkiye kökenli  türkologları bekleyen bir başka görevin de Oğuz Kağan üzerine Manas üzerine hazırlanmış bu ansiklopedi gibi bir eser hazırlamak olduğunu burada  belirtelim. Hazırlanacak ansiklopedi ya da kapsamlı bir eserin Oğuz Kağan ya da Oğuznamecilik merkezli ve Türk dünyası destancılık geleneğini kapsar bir  yapıda olması gerekmektedir.

10) Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 16. b., İstanbul 1992, 38-39.

11) Tanrı, hakan ya da beylere, tanrısal düzen anlamına gelen Türk töresini  sürdürmeleri için kut vermekte ve şayet hakan ya da beyler, Tanrı ve törenin  hilafına davranırlarsa, Tanrı kutu geri almakta ve hakanla birlikte halkı da  zelil etmektedir. Kut, Tanrı bağışıdır ve hükümranlık töre hükümleriyle  sınırlıdır. Eski Türklerin inanış sistemini ve devlet anlayışını şekillendiren Tanrı, kut, töre ve hakan (bey) kavramları üzerinde  yapılan kapsamlı bir çalışma için bk: Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve… Türk  ve Moğol uluslarının inanç sistemi üzerinde bir hayli mesai sarf etmiş olan  Batılı bir türkoloğun kut, kağan, Tanrı ve töre kavramları hakkında 1960’lı  yıllarda ileri sürmüş olduğu önemli görüşleri için bk: Jean-Poul Roux, Eskiçağ  ve Ortaçağda Altay Türklerinde Ölüm (çev. Aykut Kazancıgil), İstanbul 1999,  33-47; 82-88.

12) Bilge kagan ermiş, alp kagan ermiş. Buyrukı yime bilge ermiş erinç, alp  ermiş erinç. Begleri yime budunı yime tüz ermiş. Anı üçün ilig ança tutmış  erinç. İlig tutup törüg itmiş. Özi ança kergek bolmış (Kültigin Abd., Doğu  cep. 3-4. satırlar.). Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş,  kaganlıgıg kagansıratmış, yagıg baz kılmış, tizligig sökürmiş, başlıgıg  yükündürmiş. Kangım kagan ança ilig törüg kazganıp uça barmış (Kültigin Abd.,  Doğu cep., 15-16. satırlar.). Metin Ergun’un şu ifadeleri Tüklerdeki, özellikle  de Oğuz elindeki han ve han sülalesi hakkındaki inanışı çok güzel bir şekilde  ortaya koymaktadır: Eski Türk inancında Han soyundan olan oğlan ölmez,  sulardan veya dağlardan uçurulur. İnanca göre bu dünyada vazifeleri bitince veya  Tanrı’nın emir ve yasaklarının dışına çıkınca han soyundan gelenler, Tanrı  katına uçarlar. Onlar için “öldü” denilmez. Çünkü inanca göre onlar Tanrı’nın  Cennet’inden vazifeli olarak gelmişlerdir ve vazifeleri bitince tekrar Cennet’e  gideceklerdir (Ergun, Türk İnanç Sistemine Göre Dede…)

13) Altay Türkleri arasında çeşitli varyantlarıyla (Kan Püdey, Ösküs  Ool, Oçı-Bala, vs.) birlikte yaşayan Maaday Kara’da Kögüdey  Mergen, ölüme iyiden iyiye yaklaşmış Maaday Kara’nın obasını düşmanın yağmalamak  üzere olduğu bir anda dünyaya gelir. Bahadırın dünyaya geleceğinin haber  verilmesi ve doğumu sırasında ve sonrasında meydana gelen olağanüstülükler,  destanda ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Kögüdey Mergen’in olağanüstü bir  şekilde doğumunun gerçekleşeceği sırada obada kaos ortamı hakimdir. Yaşlı Maaday  Kara derin uykudayken karısı Altın-Targa meydana gelen olağan dışı olaylar  sebebiyle kocasını uyandırır. Maaday Kara’nın halkı yurtlarından göçüp gitmiş,  sürüler de otlakları terk ederek kayıplara karışmıştır. Bütün bu olaylar,  kötülüğün temsilcisi olan Kara Kula Kağan’ın Maaday Kara’yı ve halkını tutsak  edip Altay’ı yağmalamak için harekete geçmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bütün  bu olaylar karşısında bir kendisine arka çıkacak çocuğunun olmadığına hayıflanan  Maaday Kara, eve döndüğünde yaşlı karısının bir erkek çocuğu doğurduğunu  görmüştür. Kaos ortamında dünyaya gelen Kögüdey Mergen’in iki kürek kemiğinin  ortasında parmak izi şeklinde kara bir ben vardır. Göğsü baştan aşağı saf altın,  sırtı ise gümüştür. İki gün sonra konuşup anne diyerek annesinin koyduğu  bezleri tepip yırtar. Altı gün sonra babam der, ağaç beşiği tekmeleyip  kırar. Sol elinde dokuz yüzlü kara taş, sağ elinde de yedi yüzlü taş sımsıkı bir  şekilde durmaktadır. Göbeği yoktur ve deliği kapalıdır, vs. Maaday Kara,  kendisini bekleyen felaketin farkındadır ve oğlunu Kara Kula Kağan’ın zulmünden  kurtarabilmek için bir beşiğin içine koyarak güneşin gözünü körelten, zil  seslerinin yankılandığı alacakaranlık dağın tepesine çıkar. Tepede bir  kayanın başında dört kayının altına beşik kurar ve Bu kara dağ baban olsun,  bu dört gövdeli kayın anan olsun! der (Maaday Kara, Altayskiy Geroiçeskiy  Epos, Moskva 1973.). Maaday Kara, oğlunu üzerinde kutsal kayın ağacının  bulunduğu kutsal dağın-ki bu dağda zil sesleri yankılanmaktadır- tepesine  koymakla onu doğrudan Tanrı’ya emanet etmektedir. Burada dikkati çeken bir diğer  husus da Kögüdey Mergen’in doğumunun tıpkı Manas’ta olduğu gibi, düşmandan  gizlenmesidir. Her iki bahadır da hızlı bir şekilde gelişerek obayı ya da ulusu  esaret altına alan düşmandan intikam alarak uluslarını tekrar hür ve güçlü hale  döndüreceklerdir. Kögüdey Mergen’in mücadelesi sadece obayı yağmalayıp ulusu  esir eden kötü hana ve onun olağanüstü güçlerine karşı yönelikken Manas’ta  mücadele, sadece ulusun özgürlüğünü yeniden kazanmayla sınırlı kalmamış, aynı  zamanda Oğuz’da olduğu gibi, fetihler yaparak büyük devlet kurmaya da  yönelmiştir.

14) Altay kahramanlık destanları üzerinde çalışmalar yapmış olan İ. V. Puhov,  Altay kahramanlık destanlarında terennüm edilen konuları şu şekilde  sınıflandırmaktadır: a. Kahramanın canavarlarla mücadelesi, b. Kahramanların  yer altı dünyasının hakimi Erlik’le mücadelesi, c. Kahramanın dünürlüğü ve  düğünü, ç. Kahramanın yabancı hanların işgallerine karşı yürüttüğü mücadelesi,  d.Kahramanın sömürücü-zulmedici kötü hanlarla mücadelesi (İ. V. Puhov, Altayskiy Narodnıy Geroiçeskiy Epos, Maaday Kara, Altayskiy Geroiçeskiy Epos,  Moskva 1973, 30.). L. V. Grebnev’in Tuva kahramanlık destanlarını konularına  göre tasnifi ise şu şekildedir: a. Kahramanın sadece eş (gelin) aramak için  yaptığı mücadeleler, b. Kahramanın eş (gelin) aramakla birlikte hanlarla yaptığı  mücadeleler (Burada hanlar genellikle mitik güçlere sahiptirler.), c. Kahramanın  hanlara ya da diğer yabancı istilacılara karşı yürüttüğü mücadele (L. V.  Grebnev,Tuvinskiy Geroiçeskiy Epos, Moskva 1960’tan S. M. Baysklan,  Poetika Tuvinskogo Geroiçeskiy Eposa, Kızıl 1987, 7.)

15) Mehmet Kaplan’ın Köroğlu’nun alplık vasfına sahip olup olmadığı hakkındaki  görüşlerini (Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, 3, Tip Tahlilleri, 2. b.,  İstanbul 1991, 101-111.), başta Güney ve Kuzey Sibirya Türk toplulukları ve  Başkurt Türkleri olmak üzere bazı Türk gruplarının destanlarındaki zalim ve  sömürücü hanlara karşı mücadele eden bahadırları dikkate alarak yeniden okumak  gerektiği düşüncesindeyiz.

16) Rus araştırıcı V. Ya. Propp, destanlarda ve masallarda görülen çabuk büyüme  sürecinin kurtarıcının doğumuyla ilgili olduğunu düşünmektedir. Belirli bir  misyonla dünyaya gelen bahadırın kaos ortamında dünyaya geldiğini ve doğduktan  çok kısa bir süre sonra misyonunu gerçekleştirmeye giriştiğini dile getirir. Kahraman, kahır ve bela sırasında doğar ve hemen yardım etmeye, ailesini ve  halkını kurtarmaya başlar. Kahraman, yetişkin bir şekilde doğmaktadır; çünkü,  yetişkin oğlan öbür dünyadan gelen birisidir. Kadın, yetişkin bir delikanlı  doğuramayacağı için yeni bir motif ortaya çıkıyor ve çocuk hemen yetişkin bir  insana dönüşüyor. Bu durum masallar için de söz konusudur (V. Ya. Propp,  Motiv Çudesnogo Rozjdeniya-Uçenie Zapiski LGU, Seriya Filologiçeskaya, L. 1941,  vıp. 12, 18. c., 97.).

17) Mesela, Altay Türklerinin destanlarından Ak-kaan’da adı Ak-sakallı  bir ihtiyar tarafından verilen kahramana silahları ve atı, bizzat Tanrı  tarafından verilmektedir. Kahraman, evin önüne Tanrı tarafından bırakılan  giysilerini ve atını bulur (Ögel, Türk Mitolojisi, 1. c., 316-318.).

18) Oğuz Kağan destanının Reşideddin tarafından kaleme alınan nüshasında, Oğuz’a  Tanrı’nın nurlu feyzinin (kut) eriştiğinden ve güç ile onu toplumun diğer  bireylerinden ayıran vasıflara (Bilim ve hüner, ok atma, kargı kullanma, kılıç  çalma ve bilgi hususunda âleme ün salma.) Tanrı’nın bu nurlu feyzi sayesinde  sahip olduğundan vurgulu bir şekilde söz edilmektedir. Ancak Allah istediği ve  kut verdiği için Oğuz bu tür vasıflara sahip olabilmiştir (A. Zeki, Velidi Togan,  Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznamesi, Tercüme ve Tahlili, 2. b., İstanbul 1982,  18.). Oğuz’un Tanrı kutunu alması, büyük güç ve hünere sahip olması, Uygur  nüshasında çeşitli sembollerden (Işık, su, ağaç, dağ, ışık içinde gökten inen  Tanrısal kızla ağaç kovuğunda bulunan Tanrısal kız, vs.) faydalanılarak aynı  düşünce ve inanç çerçevesinde açıklanmaya çalışılmıştır.

19) Mesela, Tuva Türklerinin kahramanlık destanlarından olan Bayan Toolay’da,  Karatı-Kaan tarafından babası ve anası öldürülen kahraman, Karatı-kaanın  obasında çobanlık yaparken bir gün bir tayla karşılaşır. Tay ona, mağarada  babası tarafından saklanan eşyalarını ve savaş teçhizatlarını nasıl bulacağını  anlatır. Bu eşyalara sahip olan kahraman, birden bire olağanüstü bir şekilde  batıra dönüşür. Kahramana yardımcı olan tay da kahraman, batır ata dönüşür. Daha  sonra at, kahramana Tuman-Kıskıl Attıg Möge Sagaan Tolay adını vererek  kendisinden kaçırılan nişanlısını nerede ve nasıl bulacağını söyler (Baysklan,  9.).

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz