Custom Search

Türk Dil Kurumu ve Düşmanlık Yasası

19 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Ahmet  Miskioğlu

Türk Dil  Kurumu’nu 1983 yılında, “darbeci”ler, kapattılar. O darbeciler ki, -bugün  kesinlikle anlaşılmıştır artık- 27 Mayıs ak devriminin öcünü alıyorlardı.  Kurnazlığı hiç bilmeyen halkımız da iyi şeyler olacağını sanarak alkışlıyordu  onları. Türk Dil Kurumu yok artık! Biz, Türk Dil Kurumu’nu yüreğimizde  yaşatıyoruz. Yeni getirdikleri yasalara uygun olarak kurulan “Dil Derneği’nde,  “Türk Dil Derneği“nde yaşatıyoruz.

Bu konuyu  birçok kez yazdım. Artık yazmayayım diyordum. Ama olmadı işte. Televizyonda  NTV’nin bir izlencesinde, kimsenin kimseyi konuşturmadığı, özellikle yöneticinin  (Bayülgen miydi adı?), kendisi söyleyip kendisi güldüğü, herkesin sözünü kestiği  bir izlencede Türk dilini, Türk Dil Kurumu‘nu sözümona ele aldılar.

Yusuf  Çotuksöken vardı. Hakkı Devrim, Şükrü Halûk Akalın ve iki kişi daha…  Konuşmacı, söze başlayıp sürdürürken, sözünü toparlayacağı sırada, yönetici,  atılıp sözünü kesiyordu. Bu yüzden, derli toplu bir konuşma dinlenemedi. Ya da  konuşmacılar hazırlıksız gelmişlerdi. Hazırlıklı olsalardı sözlerini  kestirmezlerdi diye düşünebiliriz belki, izlencenin koşullarını bilmiyorum. Ama  görünüş hiç de güzel değildi. Konuşmalar süresince, aslında birçok TV  izlencesinde olduğu gibi, kimse kimseyi dinlemiyordu.

Türk Dili  Dergisi’nde yeniden kimi şeyleri açıklayayım diye düşündüm

Kapatılan Türk  Dil Kurumu’nun 500’den çok üyesinin geçen yirmi yıl içinde hepsinin öldüklerini  mi sanıyorlar? Hepsi ölmemiştir, üyelerin çoğu yaşamaktadır. Yönetim kurulunun  da üyelerinin çoğu yaşamaktadır. Onlar varken kimse kendini TDK başkanı  sanmasın. Binleri kendisini sözüm ona TDK’ya başkan olarak atamaya kalkmış da  olsa, ulusun vicdanında o hiçbir zaman TDK’nın başkanı olamaz. Çünkü özerk Türk  Dil Kurumu’nda, “Genel Başkan”, üyelerce seçilirdi; “atama işlemi” diye bir  güldürü oyunu yoktu.

Bugün atanmış  birileri varsa, sözüm ona başkan olarak atanmışsa:

«Ben, böyle  “gasp” edilmiş kurumda çalışamam,» demeli kabul etmemeli. Yapabileceği en onurlu  davranış budur.

Geçen zaman  içinde kimi atananlar, utanmadan kendilerine “TDK’nın asli üyesi” demeye bile  başlamışlardı. Utanmazlığın çok çeşitleri varıdır.

Şimdi Türk Dil  Kurumu’nun yaşayan üyelerine, asıl üyelerine örnek vereyim. Şu yazıyı yazarken  hemen anımsadığım adları belirteyim: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Akbal, Tahsin  Yücel, Şerafettin Turan, Sami Karaören, Aydın Koksal, Ahmet Kocaman, Bedia  Akarsu, Kâmile İmer, Özer Soysal, Emin Özdemir…

Daha birçok ad  var. işte Türk Dil Kurumu, bu bilim ve sanat adamlarının yönetimindeydi.

Türk Dil  Kurumu, özerk, bağımsız, halka, halkın diline hizmet eden bir kuruluştu. Resmi  bir kuruluş değildi. Atatürk’ün yasal olarak bıraktığı malvarlığıyla çalışıyor,  hizmetler yapıyordu. Çok büyük saygınlıkları vardı. Bir yaptırım güçleri  bulunmadığı halde, Türkiye çapında bir birlik sağlamışlardı.

Ne yaptı  “darbeciler”; silahlı güçleriyle bu çalışmaları durdurdular, Türk Dil Kurumu’nu  asıl iyelerinin ellerinden -sanki yurdumuzu işgal eden düşman bir güçtü onlar-  aldılar ve kapattılar. Atatürk‘ün kalıtını çiğneyerek kapattılar.                                                                                                                                                                                      Yani evrensel  yasaları çiğnediler. Yıl, 1983… Biz, bu olay karşısında “dehşet” içinde  kaldık. En kutsal kurumumuza el atılıyordu. Kutsal dil, Arapça değildir,  İngilizce değildir, Türkçedir bize göre.

Gerçekte,  kapatılan Türk Dil Kurumu’nun asıl üyeleri, asıl “sahipleri”, sayıları 500’ü  aşan bağımsız üyelerle yukarıda bir bölüğünün adını saydığım yönetim kurulu  üyeleridir. Ve onlar yaşıyorlar. Ölmediler. Onlar görevlerinden de “istifa”  etmiş değillerdir. Onlar varken, onlar sağken “Ben Türk Dil Kurumu’nun  başkanıyım” diyemez kimse. Diyecek olursa, onuru leke alır bize göre.

Türk Dil  Kurumu’nun asıl üyeleri, gerçek üyeleri görevlerini sürdürüyorlardı. Başarı ile  sürdürüyorlardı, “insan usu”na göre, insanın mantığına göre, yeryüzündeki her  devletin yasalarına göre, asıl üyeler, asıl yönetim kurulu üyeleri onlardır.  Bugün de, Türk Dil Kurumu’nun asıl “sahipleri” onlardır.

Bu sözümü, bu  gerçeği, ışıklar içinde yatsın, Şükran Kurdakul uluslararası PEN Kulübü Türkiye  Başkanı bulunduğu yıllarda PEN Kulübü adına düzenlediği Türk Dili Bayramı’nda da  bağırarak söylemiştim, “gasp” etmenin çirkinliğini sergilemeye çalışmıştım.  Çünkü o sıralarda Dolmabahçe’de Kurum’un sahiplen olduklarını sanan “gaspçı’ların  kuklaları da toplanmıştı. Türk Dil Kurumu’nun “sahipleri” değillerdi ama,  Atatürk’ün kalıtının yiyicileriydiler. Onlar bu hırsla toplanmışlardı, biz bunu  biliyorduk.

Prof. Dr. İsmet  Sungurbey de yasal durumu, evrensel yasayı derin hukuk bilgisiyle çok güzel  açıklamıştı o gün. Demişti ki:   «Dünyanın her  toplumunda bir adamın son isteği kutsal sayılır. Bu kutsal isteği de çiğnediler.  Şimdi bu o kadar çok hukuk ilkesini birden yıkıyor ki, h ir taşla birçok kuşu  devirir gibi. Bir kere, anayasamızda herkes mülk iye t ve miras hakkına sahiptir  diye bir madde var. ‘Bonn Anayasası ‘ndan alınmış. Doğru unlunu, herkes mülkiyet  güvencesine, miras güvencesine sahiptir.»

Sungurbey, uzun  uzun açıkladı. Mülkiyet hakkının, miras hakkının nasıl çiğnendiğini anlattı.

Evrensel hukuka  göre, durum, er ya da geç düzelecektir.

Bu,  bilinmelidir. Haksız işlemi sürdürmekte olanlar anlamalıdırlar. Çok zaman geçmiş  olduğunu düşünerek “yutturacaklarını” sanmamalıdırlar. Er ya da geç hak geri  alınacaktır. Güldürü oyunu oynayarak Atatürk’ün kalıtı üzerine oturmuş olanlar,  bilmelidir ki, evrensel hukuk, Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in yorumladığı gibi er  ya da geç yerine gelecektir.

NTV  izlencesinde, Sayın Yusuf Çotuksöken, TDK’nın 1932 ile 1983 yılları arasındaki  etkinliğinin bambaşka olduğunu söyledi ama, daha güçlü ve ısrarlı bir tonla  vurgulamasını beklerdik. Her konuşmasında, her yazısında doyurucu açıklamalar  yapmış, yapabilmiş olan sevgili arkadaşımız, bu kez TV izlencesinin olumsuz  koşulları içinde kalmış oldu. Hepimize geçmiş olsun. Kendini TDK başkanı sanan  sayın yazıklı Halûk Akalın da “Yasadır masadır, şöyledir böyledir” diyerek  baskın çıkmaya çalıştı. Herkesin tepesi attı bu duruma.

Hangi yasa?  Evrensel hukuka aykırı yasa mı olur?

Bu tür yasalara  bugün ben, “düşmanlık yasası” diyorum.

Düşmanlık  yasasına da en tipik örnek, İsviçre’nin çıkardığı soykırım yasasıdır. Bu yasaya  dayanarak Prof. Dr. Yusuf Halacoğlu’nu Uluslararası Polis Örgütü aracılığıyla  arıyorlarmış. Suçu ne? Yaptığı bilimsel açıklama… Ama, Halacoğlu’nun yanıtı  çok güzel:

«Bilim  adamlarının, arşivlerle söylediklerinden dolayı mahkûm edilmesi, ancak Ortaçağda  olabilirdi.» diyor.

İşte böyle,  Atatürk‘ün “vasiyetini”, Atatürk’ün mülkiyet hakkını çiğneyen bu TDK yasası da  Türk aydınlarına uygulanmak istenen haksız, yanlış ve düşmanca düzenlenen  soykırım yasaları gibi ”düşmanlık yasası”dır bizce.

Bir de, sayın  yazıklı Halûk Akalın’a kaç kişi oldukları soruldu. O da “İki kişiyiz” diye  yanıtladı.

Bize göre Sayın  Akalın, iki kişilik ekibiyle TDK’nin değil “Dil Akademisinin başkanı olmalıdır;  bulunduğu yeri beş yüz kişiden daha çok olan asıl sahiplerine bırakmalıdır.  Kendisini oraya atayanlara, şöyle bir açıklama yapmalıdır:

«Benim onurum  var, başkasının “gasp” edilmiş yerine oturamam.» demelidir.

Doğrusu, olduğu  gibi söyleyeyim, ben 1983’ten beri “kerli ferli” adamların, buraya atandık  diyerek, utanmadan başkalarının yerine gelip oturmalarına şaşmaktayım. Hele  kimilerinin yine utanmadan:

“TDK’nın asli  üyesiyim!” diyerek de kurum kurum kurulmalarına daha çok şaşmışımdır. Usuma  sığdıramamışımdır.

Son olarak şu  gerçeği de açıklamak gerekir:

“İstifa”  etmediğine göre, -bütün hukukçuların söylediği gibi- Türk Dil Kurumu’nun başkanı  Prof. Dr. Şerafettin Turan’dır. Gene “istifa” etmediğine göre, Türk Dil  Kurumu’nun ikinci başkanı Prof. Dr. Bedia Akarsu’ dur.

Beş yüz kişiden  çok üye ve yönetim kurulu üyeleri onları seçmiştir. Evrensel hukuka göre bu,  böyledir.

Bir başkası  “Ben başkanım” demeye utanmalıdır.

Biz, düşmanlık  hukuku değil, gerçek evrensel hukuk istiyoruz.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.