Custom Search

Dilimizin Gelişmesi

17 Ocak 2013

Dilimizin  gelişmesi, batılılaşma çabamızın, devrimlerimizin zorunlu bir sonucudur. Bir  uygarlık değiştiriyoruz. Doğunun durgun, içine kapanık, bir azlığın çıkarına  kurulmuş ortaçağ toplum düzeninden ayrılmaya çalışıyoruz. Yaşayışımızın bütün  alanlarında bu gidişin kaçınılmaz etkileri olacaktır. Dilimiz de ister istemez  bu akıma uyacak, giderek batı uygarlığının gereklerini karşılamaya yeterli bir  dil olacaktır. Gelişmenin gerçek anlamı da bu değil midir?

Arınması gerekli bir dilimiz var bizim. Bu daha çok aydın çevrelerin dilidir.  Çoğunluğun pek anlamadığı, konuşmadığı bir dil. Buna yazı dili, bilim, sanat  dili diyenler var. Gerçekte yapmacık, yaşama gücünü yitirmiş, Osmanlıca artığı  bir dildir bu. Yalnız sözcükleri (kelimeleri) bakımından değil, dokusu, söz  dizimi bakımından da konuşulan Türkçeyle pek ilgisi yoktur. Yüz elli yılı aşan  bir süreden beri değişe gelen Osmanlıcanın bugünkü durumudur.

Osmanlıca, Osmanlı aydınlarının diliydi. Arapça, Farsça, okumuşlardı onlar. Bu  dilleri kullanmakta bir sakınca görmezlerdi. Yaşayışı, düşünüşüyle,  beğenileriyle, halktan uzaklaşmış kimselerdi. Çoğunluğun dışında mutlu bir  azınlıktılar. Bunu bir erdem sayarlardı. Onların gözünde halk, kaba saba bir  topluluktu. Dili de öyleydi. İncelikten, derinlikten uzak, anlatım gücünden  yoksundu. Arapça, Farsça dururken elin kaba Türkçesiyle uğraşacak değillerdi ya!  Üstelik böylece daha bir bilgili, derin sayılır, saygı da görürlerdi.

Bilimin de, sanatın da, dilin de kaynağı halktır. Halkın tutmadığı, anlamadığı,  benimsemediği hiçbir şey yaşamaz. Halka dirsek çevirmiş aydının, halkın  konuşmadığı dilin ileri bir toplumda yeri yoktur. Biz yeni eriyoruz bu gerçeğe.  Halka yönelişimizin nedeni budur. Arınma işte bu yönelişin gereğidir. Bunu  birkaç kişinin özentisi gelgeç bir akım sayanlar, ya bu gerçeği anlamıyorlar, ya  da anlamak işlerine gelmiyor. Her çağda çıkarını kurulu düzende gören kimseler  olmuştur.

Arınmanın en az güçlük gösteren yanı, Türkçe karşılığı olan yabancı sözcüklerin  atılması, kullanılmamasıdır. Kendimizi biraz sıkıya koyduk mu kolayca  başarabiliriz bunu. Eş anlamlı sözcüklerin dilimize bir güç kazandıracağına,  böylece dilimizin zenginleşeceğine inanmıyorum. Kimi yerde gerçek, kimi yerde  hakikat, kimi yerde de realite demenin dilimize olsun, diyeceklerimize olsun bir  yararı dokunur mu?

Türkçe karşılığı olmayan Arapça, Farsça sözcükleri ne yapacağız? Biz kullansak  bile bizden sonrakiler kullanmıyacaklar onları. Frenkçelerini de alamayız. Bir  çıkmazdan başka bir çıkmaza girmek olur bu. Gerçi okullarımızda batı dilleri  okutuluyor, okutuluyor ya, gene de köklerine inilmiyor onları; Yunanca, Latince  gösterilmiyor, bu dillerin ürünleri incelenmiyor, Batı ekinin (kültürünün)  temellerine yabancıyız biz. Böyle olmasaydı bile alamazdık batı dillerini.  Okumuş bir azlığın anlayabildiği bir dile gidemezdik. Tek çıkar yol, anlaşılır  Türkçe köklerden sözcük türetmek, bir de, bölgesel sözcükleri, deyimleri gün  ışığına çıkarmaktır.

Gelişmenin arınmayı da içine alan daha geniş bir anlamı vardır. Salt bir sözcük  işi değildir gelişme. Batı dillerindeki bütün sözcüklere Türkçe karşılık bulmak  da değildir. Bir kavram birkaç sözcükle de anlatılabilir. İş, Türkçe  yazmaktadır.

Şu yazı dilinin yapmacık, tekdüze söyleyişini sürdürdükten sonra, istediğimizce  Türkçe sözcük kullanalım, dilimiz gelişmiş olmayacaktır. Konuşulan Türkçeyi  alacağız. Yalnız İstanbul Türkçesi değil benim dediğim İstanbul’un dışında da  Türkçe konuşulur. Hem daha bir Türkçe konuşulur. Büyük, güçlü bir kaynak var  önümüzde. Pek el değmedik, işlenmedik bir gömü. Sıcak, kıvrak, soluk alıp veren,  yaşama gücünü tüm halkımızdan alan bir dil. İşte biz bu dili işleyeceğiz.  Halkımızın konuştuğu gibi yazacağız. Buna karşı duranlar, bunu beğenmiyenler bir  devrik tümce bellemişler, ona tutuluyorlar. Devrik tümce olmazmış, dilimizin  kurallarına aykırı düşermiş bu. Doğru değil dedikleri. Biz çoğu devrik  tümcelerle konuşuyoruz. Bunu kurallara aykırı bulanlar önce savundukları  kuralların dilimize uyup uymadığını düşünsünler. Diller kurallardan çıkmaz,  kurallar dilden çıkar. Oysa, konuşur gibi yazmak yalnızca bir devrik tümce işi  de değildir. Öyle olsaydı bundan kolay mı olurdu?

Diller, yazarların, düşünürlerin sanatçıların yazılarıyla gelişir. Daha çok  sanatçıların, ozanların öykücülerin, romancıların. Dili en iyi onlar kullanır,  gelişmesine en çok onlar emek verirler. Dil uzmanları, kurumlar, kurullar,  dernekler dillerin gelişmesinde ancak yardımcı olabilirler. Bilimsel  çalışmaların verilerini değerlendiren yazarlardır, sanatçılardır. Bir yazar, bir  sanatçı diyeceklerini daha iyi bir anlatmak istedi mi yolunu kendisi bulur.  Uzmanlara danışmaz. Yeni bir sözcük mü gerekiyor? Kendisi bulur onu. Nitekim bu  gereği duyan da kendisidir. Ya beğenir uzmanların yaptıklarını, ya beğenmez.  Beğenirse kullanır, beğenmezse kendisi arar bulur. Başka yolu yoktur bunun. Yeni  sözcükler yaza kullana yerleşirler, yayılırlar. Yazarlar kullanmadıkça kimse  çıkaramaz onları sözcüklerden, kimse yaşatmaz.

Büyük bir yapıya, geleceğin ileri Türkçesine çalışılan bir çağda yaşıyoruz.  Elbirliğiyle başarılacak bir iş bu. Dilini seven, diline saygı duyan aydın kişi,  dilerse bir şeyler getirebilir bu yapıya. İşe yaramak istiyen için bu ne güzel  iş, ne büyük mutluluktur.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.