Custom Search

Gezi Yazısı Örneği

18 Ocak 2014 tarihinde tarafından eklendi.

Sahile yaklaştıkça doğanın güzelliği de artıyordu. Akşamleyin Sakar yokuşundan döne döne inerken (daha az tehlikeli olan yeni yol yapılmamıştı henüz) bir virajda, Sabahattin, Cevat’a, “Burada dur!” dedi. Yolun kenarına gitti; biz de peşinden. Gökova, olanca görkemiyle gözümüzün önüne serildi. Doğada ne vardır? Deniz vardır, dağ vardır, orman vardır, ova vardır. Bunların hepsi vardı aşağıda, hem de en güzel biçimleriyle. İtalyanlar, “Napoli’yi gör de öl derler ya, Cevat Şakir de, “Gökova’yı gör de yaşa.” derdi.
Daha sonraları Gökova’ya kaç kez gittim; hatta kaburga kemiklerim kırıldıktan sonra bile gittim. Çünkü Akyaka köyünde Nail Çakırhan – Halet Çambel Kültür ve Sanat Evi’nin açılışı dolayısıyla, özellikle de Nail’i onurlandırmak amacıyla, 19 Ağustos 1998’de, benim de katıldığım bir toplantı yapıldı. Nail bu köyde, Gökova’nın görkemine gerçekten yakışan birbirinden güzel evler yaptığı için, onu ne kadar onurlandırsalar yeridir. Bunların ilki, 1970’te kendi ve eşi için yaptığı, 1983’te Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan küçük ev; sonuncusu da, açılış töreni yapılan Kültür ve Sanat Evi’dir. Nail Çakırhan, hiç de böyle bir niyeti olmadığı hâlde, bir mimarlık ekolü kurmuştu Akyaka’da. Bütün arsa sahipleri, tıpkı Nail’inkine benzeyen evler istiyorlardı. Eskiden Akyaka’da bir düzine güzel ev varken; şimdi onu taklit eden ve ne yazık ki hepsi güzel sayılamayacak, hatta bir kısmına taklidin taklidi diyebileceğimiz bir yığın ev var. Ama bunlar, beton değil de ahşap hiç olmazsa. Ahşaba öyle bir gereksinim oldu ki, 1970’te bu tür işçiliği yapabilen ancak iki yaşlı usta kalmışken şimdi ahşap işini başarabilen birçok marangoz atölyesi kuruldu. Nail Çakırhan’ın yalnız özel evlerde değil; Fethiye’de, Datça’da ve Akyaka’da yaptığı otellerde de ahşap her zaman egemen.

Akyaka köyü beton blokların giremediği tek turistik yer Türkiye’de. Kurtarılmış bölge diyebiliriz oraya. Üstelik tek gürültüsüz turistik yer. Bunun ne inanılmaz bir nimet olduğunu, benim gibi, beton blokları arasında, Türkiye’nin belki en gürültülü yeri olan Bodrum’da aylarca yaşayanlar bilir ancak. Nail’in öteki otellerini görmedim. Ama Akyaka’daki Yücelen Oteli’nin Çakırhan Konağı adını taşıyan kısmında birkaç gün kaldım. Doğayla inanılmaz bir uyum içindeydi orası. Azmaklar üstüne kurulduğu için, sular akıyordu her bir yanından. Bu sularda ördekler yüzüyor, alabalıklar yüzüyordu. Otel, bir okaliptüs ormanına hemen bitişikti ve muz ağaçlarıyla doluydu bahçesi. Yücelen Oteli’ne ayak basar basmaz, “Demek ki, cennetlerimizin tümünü henüz yitirmemişiz.” dedim kendi kendime. Ve Bodrum’daki o beş yıldızlı toplama kampları büs¬bütün gözümden düştü.

Akyaka’da sevdiğim başka bir yer de Halil’in Yeri’ydi. Otuz yıl önce Gökova’da bisikletle gezerken görmüştüm orasını. Körfeze sayısız azmaklar akar, Halil de küçük kır gazinosunu bir azmağın üstündeki küçücük iki adacıkta kurmuştu. Birinci adacıktan ikincisine, minnacık bir tahta köprüyle geçilirdi. Azmağın sularında yeşil başlı ördekler yüzerdi. Karacaoğlan‘ın çok sevdiğim, “Yeşil başlı ördek olsam su içmem göllerinden.” dizesi aklıma gelirdi. Ama ben, o azmağın sularını içmeye can atardım. Halil’in Yeri’ne gider gitmez, ayakkabılarımı çıkarır ve ne gariptir ki, yazın serin, kışın ılık olan azmağın sularında, dipteki bitkileri ezmemeye çalışarak saygıyla yürürdüm. Bunların arasında, yerlilerin “su teresi” dedikleri ve belirli mevsimlerde nefis salatası yapılan bir bitki de vardı.

1998 Ağustos’unda oraya yeniden gidip de çok lüks, süslü erkekler ve kadınlarla dolu, “sosyetik bir restauranfla karşılaşınca, fena hâlde bozuldum. Halil’in Yeri’nin şiirselliği tümüyle yok edilmişti, iyi ki, aynı gece “Deli Mehmet” esti de, biraz avundum. Hangi yönden geldiği belli olmayan; sanki aynı anda hem doğudan, hem batıdan, hem kuzeyden, hem güneyden esen bu çılgın rüzgâra “Deli Mehmet” adını verir Gökovalılar.

(Mina Urgan)
(Bir Dinozorun Gezileri)

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.