Custom Search

Türk Lehçe ve Şiveleri

20 Ocak 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Türk Milletinin Dili

Reşid Rahmeti ARAT

Milli  bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır,  denilebilir. Bir dereceye kadar belki Arap dili bu hususta Türk dili ile  mukayese edilebilir. Fakat bu dilin rolü de gerek yayılış sahası ve gerek türlü  şive şekilleri bakımından, Türk Dili yanında çok silik kalmaktadır. Türk dili  gerek tarihî devirlerde ve gerek bugün, çok geniş bir saha işgal eder. Bu dili  konuşanlar idarî ve siyasî teşkilât bakımından, muayyen sınırlar içinde, bazan  biribirinden oldukça ayrı kalmış ve muhtelif devirlerde kültür vasıtaları  birbirinden oldukça farklı olmuştur; bilhassa hudutlarda oturanlar, birbirinden  çok farklı milletler ve kültürler ile sıkı temasta bulunmuşlardır. Bütün bunlara  rağmen, Türk camiasının çok ehemmiyetsiz bir farkla aynı dille konuştuğunu ve  yazdığını düşünürsek Türk dilinin tarihteki rolü daha açık anlaşılmış olur.

Türk  yazı dilinin ne zaman ve hangi şartlar içinde vücude geldiği hakkında bugün  henüz katiyetle bir söz söyleyecek vaziyette değiliz. Bu husus, belki Türk  tarihinin eski devirleri aydınlanıncaya kadar karanlık kalacaktır. Biz Türk yazı  dilini, yazılış tarihleri belli olan Orhun kitabelerinden (VIII. yy. başları)  itibaren takip edebiliyoruz. O devreye ait olup, tarihleri kaydedilmemiş olan  diğer kitabelerin bir kısmı belki daha eski tarihlere aittir. Bu yazı dilinin,  bugünkünden çok az farklı olacağı tabiîdir. Dilin bu tarihten sonraki inkişafı  göz önünde tutulursa, onun bu eski şekli milâdın ilk senelerine kadar  götürülebilir. Milâdın ilk senelerinden XIII. yy.’a kadar devam eden bu yazı  dili (bazı örnekleri XVII. yy.’m sonlarına kadar çıkıyor),

eserlerini gördüğümüz veya daha sonraki eserlere kıyasla kurabileceğimiz  örnekler, ses, kelime, cümle ve imlâ bakımından, aynı hususiyetleri taşımakta ve  hattâ aynı mektebin mahsulleri gibi görülmektedir. Türk milletinin 13 yy.’lık  bir zaman içinde ve bir dil sahası birliği olarak tasavvur edebildiğimiz geniş  bölgede ve coğrafî şartlara göre türlü meşguliyetler ve siyasî teşekkül  bakımından birçok zümreler ve temas bakımından farklı muhitler içinde bulunduğu  halde, bir tek yazı dili kullanması ve bir tek ifadenin hâkim olması, bu kültür  camiasının bütün siyasî ve içtimaî esasları aydınlatılıncaya kadar, bir sır  olarak kalacaktır.

Bu ’13  yüzyıllık edebi dil örnekleri kuzeydoğuda tabiat dininde ve Gök Türk yazısı.  İle, kuzeybatıda hıristiyan dininde ve Nasturî yazısı ile, güneydoğuda Buda  dininde, Soğd, Uygur ve Pali yazısı ile, Mani dininde Mani ve Uygur yazıları ile  ve daha sonra islâm dininde, Arap yazısı ile yazılmıştır. Gerek yabancı  muhitlerin tesiri ile girmiş olan dinler ve gerek yabancılardan alınarak kısmen  Türk dili hususiyetlerine göre değiştirilmiş olan alfabeler, daima aynı dilin  yazı ifadesi olarak kullanılmış ve bu kültürlerden alınmaları zarurî olan bir  kısım kelimeler haricinde, yazı dilinde hiçbir değişiklik vücude gelmemiştir.  Aslında birbirinden çok farklı olan bu yazı vasıtaları Türk muhitine girince,  Türk’ün ananesini almak ve imlâlarına varıncaya kadar umûmî vaziyete uymak  mecburiyetinde kalmışlardır. Yabancı tesirlerin bıraktığı en mühim iz olarak,  ancak Türk sayı sisteminin değişmesi gösterilebilir. Fakat bu fikir de, eski  malzemenin ancak mahdut bir kısmının araştırılmasına dayandırılarak  söylenebilmektedir; belki bundan sonraki araştırmalar bunun da daha iyi  aydınlatılmasına yardım ederler. Birçok milletler gibi, Türkler de kendi yazı  sistemlerinde rakam sistemi vücude getirmemişler ve sonradan aldıkları  alfabelere ait rakamları da umumî olarak kabul etmemişlerdir. Türkler sayıları  yazı ile ifade etmişler ve zarurî hallerde komşularının rakam şekillerini  almışlardır. Yabancı rakamların Türkler arasında yerleşmemesinin sebebini, Türk  sayı sisteminin temas ettikleri milletlerin sayı sistemine uymamasında aramak  gerekir. Türkler ondan yukarı sayılarda ilk önce birleri ve sonra ilerideki  onları söylüyorlardı (meselâ : bir yirmi = 11, beş yirmi = 15). Sonradan içtimaî  hayatta rakam kullanmak zaruretinde kalan Türkler komşularının rakamlarından  istifade etmişler; fakat bu defa kendi sayı sistemlerinden vazgeçmek  mecburiyetinde kalmışlardır.

Türkler, mühim ticaret yollarında yaşamış ve çok erkenden komşu kültür muhitleri  ile temasta bulunmuşlardır. Yabancı alfabeler, din ve dinî eserlerin Türkler  içine girmiş olmasına rağmen, bunları mahdut bir bünye içinde tutabilecek kadar  kendi kültür an’anelerine sadık kalmalarının sebebini, bir cihetten bizim bugün  bütün tafsilâtı ile göremediğimiz Türk kültür teşkilâtının çok inkişaf etmiş  olmasında, diğer cihetten kısmen onların coğrafî vaziyetlerinde aramak gerekir.  Meselâ, şarktaki Türk ile, Hindistan’dan, Iran ve Çinliler’den dağ silsileleri  ve çöllerle ayrılmış olduğundan, Türkler’in bu m intaka l arla olan temasları  mükemmel olmayıp, ancak şu veya bu gaye ile Türkler arasına girmiş yabancılarla  ve aynı şekilde o mıntakalara giren Türkler’in nisbeten küçük zümreleri  vasıtasiyle vukua gelmiştir. Zaman itibariyle en uzun süren temas ve karşılıklı  tesirlerin ve sulh zamanında sıkı münasebetlerin devam etmesine rağmen,  Çinliler’in Türkler’e yaptıkları tesir, inanılmayacak derecede dar sahada  kalmıştır ve bu kadarı da daha çok son zamanlara aittir.

XIII.  yy. Türk kültürü muhitinde bir dönüm noktasıdır. Türkler’in iranlılar ile olan  mücadeleleri oldukça eski devirlere çıkmaktadır. Her iki milletin destanlarına  geçecek kadar ehemmiyetli olan bu temas ekseriya silâh mücadelesi şeklinde devam  etmiş ve bunun sulh zamanlarına ait olanları da birinin diğerine tesir  yapabilecek şartlar içinde devam etmemiştir. Araplar’ın dünya hâdiselerine  iştirak etmeleri ancak VII. yy.’da başlamaktadır. Bunlar da, iranlılarla  birlikte, daha ilk devrelerde Türkler’le karşılaşmışlardır. Fakat bu yeni kültür  muhitinin Türkler’e tesir icra edebilecek bir şekil alması ancak XI. yy.  sonlarında başlar. Orta Asya’nın islâmlaşması, hudut boylarına islâmiyetin  girmesi, ilk Türk islâm sülâlelerinin vücut bulması, Türk kabilelerinin, batı’ya  doğru hareketlerinde Iran ve Irak ile yakından temasa girmeleri ve bu sahalarda  askerî kuvvetin yavaş yavaş Türk unsurlarının eline geçmesi ile bir kat daha  derinleşmiş olan bu münasebet, tabiî, Türkler’in daha evvelki temaslarından  tamamen başka şartlar içinde cereyan etmiş ve neticeleri de o nis-bette  evvelkilerinden farklı olmuştur.

Batı’ya  doğru yürüyen Türk boylarının bu mıntakalarda yeni devlet teşekkülleri  kurmaları, zarurî olarak, buralarda yeni Türk kültür merkezlerinin  vücuda’gelmesi, Türk muhitine birçok yenilikler getirdiği gibi dillerine de  mühim iskitametler vermiştir. Yazı dili ile yanyana eskiden beri gayet tabiî  olarak Türk boyları arasında yaşayan konuşma dilinde mevcut şive hususiyetleri  bu yeni vaziyetin icabından olarak, yavaş yavaş bu yeni merkezlerin yazı diline  de sokulmağa başlamıştır. Göçler yüzünden zaten kendi kültür merkezlerinden  uzaklaşmış olan bu zümreler yenilerini yaratmak zaruretinde bulundukları gibi,  tam bu sıralarda Türk vatanında vücuda gelen büyük siyasî teşekkül, Çingiz  devleti de Türk kültür hayatının bir müddet için durgunluğa uğramasına ve  bunların neticesi olarak kültür merkezlerinin yer değiştirmelerine sebep  olmuştur. Bu yeni merkezleri yaratanların eski kültür merkezlerine yakın  bulunanlardan ziyade, daha çok eski kavmî teşkilâta bağlı ve dolayısiyle göçebe  teşkilâtına yakın zümreler olduğu da unutulmamalıdır.

XII-XIII.  yy.’iarda Türk dilinin tarihî gelişmesi de bir dönüm noktasında bulunuyordu.  Türk dili bünyesinde müşahede edebildiğimiz ses ve şekil bakımından en büyük  inkişaf bu yüzyıllara rastlamaktadır. Bir çok seslerin değişmeleri, isim ve fiil  tasriflerinin yeni istikametler alması, kök ve eklerdeki aslî vokallerin umumî  âhenge uymaya başlamaları vb. daha ziyade bu devirde başlamış veya tamamlanmış  bulunmaktadır. Yüzyıllarca kullanılarak geniş muhitte-yayılmış ve büyük tesir  icra etmiş olan eski Türk yazı sisteminin, Türkler’in islâm muhitine girmiş olan  kısmı tarafından Arap alfabesiyle değiştirilmiş olması ve bunun da tam Türk dili  bünyesindeki tabiî inkişafın olgunlaştığı bir devreye rastlaması da büyük  tesadüflerden biri olmuştur. Şivelerce değişmiş olan şekiller, yazı dili  an’anesi sınırları içinde ve umumî muhite sarsıntı vermeyecek şekilde, tabiî  seyirlerini bu defa devam ettirememiş ve o zamana kadar bu Türk muhiti için  büsbütün yabancı olan yeni yazı sistemi, eski yazı an’anesinden nisbeten  ayrılarak, dilin bünyesinde vukua gelmiş olan bu değişiklikleri yazı diline  almakta bir engel bulmamıştır. Böylece bugün gördüğümüz ve birbirinden, az dahi  olsa, farklı yazı dillerinin ilk esasları ortaya çıkmış oldu. ilk zamanlarda  söylenişe ve tasrifteki küçük farklara inhisar etmiş olan bu yenilik, bilhassa  edebî dilde, zümrelerin umumî kültürü nisbetinde lügat sahasında yok gi

bi idi.  Bunun zamanla lügatlere ve bazı sahalarda gramere kadar genişlemesi, bir  cihetten Türk zümrelerinin Türk kültürüne bağlılıkları nisbeti ile, diğer  cihetten ise temasa girdikleri yeni kültür muhitlerinin az veya çok canlı  tesirleri ile ilgilidir.

Türkler’in yeni kültür zümrelerini kurarken buna iştirak eden zümrelerin  kalemden ziyade kılıç kullanmağa alışık olmalarına ve bu zümrelerin esas Türk  merkezlerinden ziyade, yabancı kültür muhitlerine yakın bulunmalarına rağmen,  Türk’ün en kuvvetli millî bağlarından olan dilinin kuvveti birden sarsılmamış ve  bugün gördüğümüz tesirlerin kökleşmesi için yüzyılların geçmesi zarurî olmuştur.  Türk dilinin kıvraklığı ve bünyesinin yapısı o derece müsait idi ki, bu yüzden  ifade edilmek istenilen mefhumlar, mevzulara hiçbir halel getirilme’den  canlandırılabilmiş, bunlar için kendi malzemesinden sayısız kelime yaratmak  imkânını bulduğundan, yabancı kelimeleri içerisine hiç almamış denilebilir. XI.  yy.’dan XV. yy.’a kadar vücuda getirilen eserlerde, dinî eserler de dahil olmak  üzere, yabancı dillerin tesiri o kadar az olmuştur ki, bu Türk dilinin bu  devrede ne büyük bir hayat kabiliyetine malik olduğunu ve diğer cihetten bu dili  kullanan bütün zümrelerin kendi dil hazinelerine ne kadar derinden vâkıf ve  bundan ne kadar ustalıkla istifadeye muktedir olduklarını da göstermektedir.  Bunun en açık delillerini, yabancı tesir altında kalması zarurî sayılabilecek  dinî eserlerin Türkçe ve saf Türkçe olması ve bunlar içinde Türkler’in eskiden  beri alışık olmadıkları mefhum ve tasavvurlar için yeni kelimeler yaratmak ve  bunların, geniş sahanın her tarafında kullanılmasını temin etmek zarureti de göz  önünde tutulursa, bu husus bir kat daha Türk dilinin hayatı lehine aydınlatılmış  olur.

Türkler’in eski kültürü dolayısıyle yazı an’anelerine ne kadar bağlı olduklarını  gösteren diğer bir vak’a, Islâmiyetin Türkler arasına girmesinden evvel  kullandıkları Uygur alfabesinin, son devirlere kadar Türk muhitinde  kullanılmakta devam etmesidir. Türk ilinin hudut boylarından IX. yy.’dan beri  güney Türkleri’nin halifelik merkezi olan Bağdat’da ve dolayısıyle islâm  memleketlerinde oynadıkları rol X. yy.’dan itibaren İdil havzasında islâmiyetin  yerleşmesi, XI. yy.’da Kaşgar’da müslü-man Türk sülâlesinin kurulması nazarı  itibara alınırsa, islâm ile birlikte yazı vasıtası olarak Kur’an’ın yazıldığı  Arap alfabesinin de Türk muhitine girip yerleşmesi gayet tabiî olarak  beklenebilirdi. Arap ve iran dilinde ve bu dillerde yazılmış olan dinî ve  dünyevî edebiyattan istifade zarureti, tabiî olarak, bu muhitlerin kullandıkları  alfabeyi de Türkler’e çok erkenden tanıtmıştı (meselâ, Arap harfleriyle yazılı  Bulgar mezar taşlarının bize kadar-muhafaza edilenlerinin tarihi XIII-XIV.  yy.’dır). Bu yeni kültür ihtiyacını karşılamak üzere, Türk merkezlerinde de yeni  mektep ve medreselerin açılmış olması tabiîdir. Bu vaziyetin daha sonraki  zamanlarda gittikçe inkişaf etmesi zarurî ve tabiî idi. Buna rağmen bir Türk  muhitinde eski Türk alfabesi olan Uygur alfabesinin çok geniş sahada ve çok  çeşitli edebiyatta kullanılmakta devam ettiğini görüyoruz. Meselâ Kutadgu  Bilig’in elimizdeki en eski nüshasının Arap harfleriyle yazılmış olduğu  halde, sonradan Uygur alfabesine çevrilmesi, Oğuz Destam’nın nisbeten  yeni bir rivayetinin bu alfabe ile yazılmış olması, Bahtiyar-nâme,  Tezkiretü’l-evliyâ, Mahzenü’l-esrar gibi Türkçeye çevrilmiş eserlerin bile  Uygur harfleriyle de yazılması, bu alfabenin geniş okuyucu kütlesi bulduğunu  gösteriyor. Devlet idaresine gelince, bu alfabenin daha geniş bir sahada  kullanıldığı görüyoruz. Meselâ Altınordu bölgesinde (Toktamış Han yarlığı  1393’te

Lehistan Kralı Yagayla’ya – Yagello – gönderilmiştir), Orta Asya’da (XIV. yy.),  iran’da Ebu Said Bahadır Han zamanında (1316-1335), nihayet İstanbul’da bazı  muhitlerde bu alfabenin tasavvur edildiğinden daha yakın zamanlara kadar  öğrenildiği ve yazıldığı biliniyor. Bu alfabeyi öğrenmek için yapılan cetveller  ve nihayet Fatih Sultan Mehmed’in Uzun. Hasan ile olan muharebesi dolayısıyle  yazılan zafer-namelerden birinin Uygur harfleriyle de yazılmış olması, bu  alfabenin yazışmalarda kullanılmış olduğunu göstermektedir. Tabiî bu alfabe,  eski alfabenin tamamen aynı olmayıp, dilin yeni şartlar içinde aldığı şekle  göre, ihtiyaca uygun bir duruma sokulmuş bulunuyordu. Bu bize, Türk kültür  muhitini, dil işine paralel olarak, bunu tesbit etmek için kullanılan alfabesini  de uzun bir müddet kullanmakta devam ettiğini göstermektedir. Bu ise, Türkler’in  kendi kültürüne şeklen de ne kadar bağlı kaldığını göstermesi bakımından çok  mühimdir.

Türk  yazı dilinin yeni idare ve kültür merkezlerinde, bunları kuran Türk zümrelerinin  şive hususiyetlerini almak suretiyle, eski umumî yazı dilinden ayrılma  temayülleri, yukarıda da işaret edildiği gibi, ilk zamanlarda çok az şive  farklarına inhisar etmiş idi. Yazı dilinin daha sonra almış veya alabileceği  şekiller hakkında bir fikir edinmek için, Türk şivelerinin vaziyetini gözden  geçirmek faideli olacaktır.

Tarihî  devirlerde Türk şivelerinin vaziyeti hakkında elimizde yeter derecede bilgimiz  yoktur; çünkü bu devirden kalma metinlerin hepsi de umumî yazı dilinde  yazılmıştır. Buna rağmen bazı devrelerde ayrı bölgeler için elde mevcut  metinlerden bu hususta bazı ipuçları bulabilmek kabildir. Yalnız şu veya bu  farkın hangi boya mensup olduğunu ve bu boyun, bugün hangi boya tekabül ettiğini  tesbit etmek güç ve bir kısmında hattâ büsbütün imkânsızdır. Bu hususta bize az  çok sarih bigi veren XI. yy.’da yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud’dur. Bu Türk  âliminin Türk dili hakkında birçok tetkikleri olduğunu biliyoruz. Bugün  bunlardan ancak Divanü Lügat it-Türk isimli lügat kitabı bulunmaktadır.  Diğerleri ve bilhassa bizi burada yakından ilgilendiren gramer bugüne kadar  bulunamamıştır. Kaşgarlı Mahmut bu lügat kitabında yalnız Türkçe kelimelerin  Arapça karşılıklarını vermekle kalmıyor, muhtasar olmakla’beraber Türk boyları,  oturdukları yerler, kültürü, alfabe ve edebiyatları vb. ile birlikte, XI. yy.’da  Türk şivelerinin hususiyetleri hakkında da az çok bilgi vermektedir. Bilhassa  Türk dili ismini verdiği umumî yazı dili ile mukayese ederek elde ettiği  müşahedeleri, bugün bizi dil bilgisi bakımından alâkadar eden bütün meselelerde  tamamiyle tatmin etmemekle beraber, bu âlimin, kendi devri için şahsına münhasır  bir modern filolog zihniyeti ile hareket ettiğini göstermekte ve nisbeten yeni  olan mukayeseli dil tetkiki tarihinde mühim bir yer almağa hak kazanmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud Türk boylarının bir kısmını bizzat içlerinde bulunarak tetkik  etmiş, bir kısmını da herhalde o boyları bilen kimselerden aldığı malûmatla,  fakat ^nisbeten daha kısa bir şekilde tasvir etmiştir. Mahmut’un XI. yüzyılda  tesbit ettiği şive farkları dört esas grupta toplanabilir: 1. Türk yazı dilinde  ve Kaşgarlı Mah-mud’dan çok evvel mevcut olan farklar (meselâ b-: m- ve – y-:  ‘-), 2. Türk dilinin tarihî inkişafında bütün şivelerin arzetmiş olduğu ve  yalnız zaman farkı yüzünden şive hususiyeti olarak görünen farklar (meselâ y: n  (n), w: v (b) ve isim yapma eklerinin başındaki -g, -g’lerin düşmesi), 3. Ayrı  şivelerinki gibi gösterildiği halde, bugün  şivelerin birçoğunda muvazi olarak mevcut olan farklar (meselâ c: y ve partisip  eklerinden -ası: -gü) ve türlü şivelerde bugüne kadar devam eden farklar (meselâ  -t: -d-) ve partisip eklerinden -gan: -an, -gen: -en). Kaşgarlı’nın verdiği bu  bilgi, bazı daha ince hususiyetlerin de ilâvesi ile, daha sonra yazılmış olan  eserlerde de görülmektedir. Yalnız bu sonuncular bütün Türk şivelerine şâmil  olmayıp, daha mahdut şive gruplarına ait bulunmaktadır. Bu eserlerde  müelliflerin dikkat etmedikleri veya kaydetmek fırsatını bulamadıkları bazı  diğer hususiyetlerin de bulunduğu şüphesizdir. Türk dili, XI. yy.’dan bugüne  kadar ses ve morfoloji bakımından, daha bazı inkişaf merhaleleri geçirmiş, o  zaman başlamış olan bazı ses değişmeleri tamamlanmış ve bir kısım yenileri de  bunlara eklenmiştir. Dar mânada şive hususiyeti diyebileceğimiz bazı inkişaflar  da vücuda gelmiştir. Türk dilinin tarihî inkişafını, ana hatlariyle şu şekilde  hulâsa edebiliriz.

1. Çok  eski devirlere ait metinler mevcut olmadığından, Türkçenin ilk şekli hakkında  bir fikir söylemek, şimdilik imkânsızdır. Bu devir Türkçesi hakkında az çok  bilgi edinebilmemiz için, daha eski metinlerin meydana çıkması, bu devirde komşu  milletlerin dilinde rastlanan Türkçe kelimelerle, şahıs adları ve unvanlarının  tetkiki, Türkçe içindeki bazı mühim ses ve eklerin birbirleriyle mukayese  edilerek daha eski şekillerinin tesbiti ve bunların da kardeş ve akraba dillerin  eski şekilleri ile karşılaştırılması lâzımdır. Bu suretle hiç olmazsa bazı  noktaların tesbiti mümkün olacaktır.

2.  Elimizde mevcut en eski dil malzemesi, Türk dilinin inkişafı tarihinde muayyen  bir devreye aittir. Bu devre takriben milâdın ilk senelerinden Xlîl. yy.’a kadar  devam etmektedir ve pek az farklarla aynı inkişaf hususiyetlerini taşımaktadır.  Bu devreye ait metinlerin en büyük kısmı Uygur sahasında ve Uygur harfleriyle  yazılmış olduğu için, bu devreye “Uygur devresi” diyebiliriz. Bugünkü Türk  şiveleri (bazı zümreler müstesna olmak üzere, aşağıya bk.) bu devreden sonra  inkişaf etmişlerdir ve şivelerde gördüğümüz farkların büyük bir kısmını bu  devreye irca edebiliriz.

3.  Bugünkü Türk şiveleri, Türk dili Uygur devresinden bugüne kadar daha dar  hudutlar içinde bazı inkişaf merhaleleri geçirmiştir. Fakat bunlar daha ziyade  bugün mevcut grupların hususi tarihî inkişaflarına ait olup, ancak edebî malzeme  vü- m cude getirmiş olan zümreler içinde tetkik edilebilmektedir. Böyle  bir edebî l an’aneye malik olmayan zümreler devrinin tesbiti imkânsızdır.

4. Türk  sahasının iki ucunda bulunan Yakut ve Çuvaş lehçeleri, Türk dil bilgisinin  bugünkü vaziyetine göre, Türkçenin kardeş lehçeleri addedilebilir. Bu iehçeler-deki  hususiyetler (Çuvaş s~y; l~ş; r~z ve Yakut s~y, t~d) Uygur devresi ile şimdi- -lik  izah edilememektedir.

Bugünkü  Türk şivelerini, ses, morfoloji ve lügat bakımından türlü gruplara toplamak  tecrübesi, birçok türkoioglar tarafından yapılmıştır. Bu tecrübelerin neticesi,  tabiatiyle, dil bilgisi bakımından lâzım olan açıklığı verememektedir ve bunun  baş-. lıca sebeplerinden biri de bu zümrelerin kapalı bir cemiyet halinde  kalmayıp, muhtelif zümrelerle devre devre karışmış olmasıdır. Şive  hususiyetlerinin, en küçük zümrelerde bile, saf halini bulabilmek imkânsızdır.  Onun için Türk şivelerini tasnif etmek  isterken en umumî ve başlıca hususiyetler ile bu hususiyetlerin şu veya bu  zümrede ekseriyetin kullanıp kullanmadığı prensibine uymak zaruridir. Son  tecrübeler için alınan başlıca hususiyetler şunlardır: t- : d-, d:y, ilk hecenin  sonundaki -g, ikinci, üçüncü ve dördüncü hecenin sonundaki g ve g, partisip  eklerden -gan, -an/-gen, -en ve kelimelerden ol—bol- fiili. Bu tecrübelerden de  istifade ederek, Türk şive gruplarını coğrafi yönlere göre şu şekilde  sıralayabiliriz:

1.  Güneybatı grubu (Anadolu ve civar sahalar, Kafkasya ve iran Azerbaycanı, Türkmen  -bugün birçok bakımdan komşu şivelerin hususiyetlerini benimsememiş-tir-ve Güney  Kırım),

2.  Kuzeybatı grubu (idil havzası, Sibirya, Kuzey Kafkasya, Kuzey Kırım, Batı  Türkistan, Doğu Türkistan’ın bir kısmı, Altaylar’ın bir kısmı, Afganistan’daki  şiveler),

3.  Güneydoğu grubu (Doğu Türkistan ve Batı Türkistan’ın bir kısmı),

4. Orta  grup (Hive mıntakasının bir kısmı), .

5.  Kuzeydoğu grubu (Altaylılar’ın bir kısmı). –

Bu  gruplara giren şiveler, küçük farklara göre, daha dar zümrelere ayrılabilir.  Fakat bu hususiyetler yalnız bu zümrelere münhasır değildir ve muayyen şartlar  altında, bütün Türk şiveleri için de görülmektedir. Yalnız bu zümreler içinde ya  umumileşmiş veyahut diğerlerine nisbetle daha çoğalmıştır. Meselâ umum  Türkçedeki ç sesinin muayyen şartlar dahilinde ş şeklinde telâffuz edilmesine  Türk şivelerinde tesadüf edilirse de, Kazak şivesinde bu ses değişmesi umumî bir  kaidedir.

Bu  hususiyetlerden anlaşılacağı gibi, Türk şivelerini birbirinden ayıran farklar  daha çok ehemmiyetsiz ses değişmelerinden ibarettir. Mühim sayılabilecek  farklara bilhassa isim ve fiillerin çekimlerinde rastlanabilir. Fakat bunlar  gruplar dahilinde bile karışık olup, diğer dünya dillerinin şiveleri arasında  mevcut farklarla mukayese edilemeyecek derecede az ve ehemmiyetsizdir.

Konuşma  dilinde görülen hususiyetlere göre sıralanmış olan bu şive gruplarının ancak bir  kısmı ayrı yazı dili halinde inkişaf etmiştir. Yazı dilinde bu temayülü belirten  sahalar, daha ziyade Türk kültür merkezlerinin bulunduğu, biri güneybatı ve  diğeri kuzeybatı olmak üzere, başlıca iki kısma ayrılabilir. Diğer gruplardan,  orta ve kuzeydoğu zümreleri, bu şiveleri konuşanların sayıca çok mahdut  olmaları, birincinin içeriden ve diğerinin Türk kültür merkezinden nisbeten  uzakta bulunmaları do-layısıyle böyle bir ihtiyaç karşısında kalmadıklarını;  güneydoğu zümresinin ise, eskiden asıl Türk kültür sahasında bulunmakla beraber,  sonradan birçok tarihî sebeplerle bu vaziyeti muhafaza edemeyerek son  zamanlarda^Çin’in hâkimiyeti al-. ; tında eski an’anesini büsbütün kaybetmiş  olduğunu görürüz.

‘ hayat  çerçevesi içinde, gerek edebî ve gerek ilmî yazı dilini devam ve inkişaf  ettirmek imkânını bulan zümrelerin en mühimi, şüphesiz, güneybatı grubudur.  Vücuda getirdiği muazzam devlet teşkilâtı ve dünya siyasetinde oynadığı mühim  rolü ile bütün komşu milletlere yaptığı tesirlere mütenasip çok zengin edebiyat  ve ilim’müesseseleri vücude getirmiş olan bu Türk zümresinin dili de o nisbette  mühim bir yer işgal etmiş ve bugün de etmektedir. En eski numunelerini tahminen

XIII.  yy.’dan itibaren görebildiğimiz Selçuk devri mahsulleri ile başlayan bu yazı  dili, sahasının genişliği nisbetinde yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, pek  cüz’î farklarla başladığı halde, gittikçe çoğalan ihtiyaçlar neticesinde, yeni  kültür zümrelerinin yakın bulunduğu Iran dolayısıyle Arap kültürü tesiri altında  kalarak, yabancı kültür muhitinin gittikçe artan ezici hâkimiyeti altına girmiş,  bilhassa medrese tahsili görmüş zümreye mahsus sırf edebî eserlerin geniş Türk  muhitinin doğrudan doğruya anlayamayacağı sun’î bir dil olan “Osmanlı” şeklini  alan bu dil mektep ve medreselerde, ilim ve edebiyatta bu şekilde son zamanlara  kadar tutunmak imkânını bulmuştur. Ancak, bununla yanyana halkın konuştuğu dil,  zarurî iktibaslar dışında, millî sadeliğini ve eski bünyesini muhafaza etmeğe  muvaffak olmuştur.

En  mühim millî temellerden biri olan dil içerisindeki bu gayritabiîlik ve bunun  yeniden yeni ihtiyaçları karşılamak zorunda kalan ilmî hayatta doğurduğu  güçlükler, Türk muhitinin bu zümresinde de haklı isyanlar uyandırmış ve  meselenin halli için yollar aramağa sevketmiştir. Yazı dilini sadeleştirmek,  yâni yazı dilini mümkün olduğu kadar halk diline yaklaştırmak gayesi, uzun bir  devreyi içine alan tartışmalardan sonra, nihayet XIX. yy.’da Tanzimat  başlarından itibaren içtimaî bir mesele olarak “ele alınmış ve Cumhuriyet  devrinde devlet işi olmuştur. Türkiye dahilinde veya evvelce Türkiye hudutları  içinde bulunmuş mıntıkalarda, şive ve ağızlar devlet makanizmasının da yardımı  ile, yüzyıllardan beri kaynaşarak, kendi hususiyetlerinin büyük bir kısmını  kaybetmiş oldukları için, buradaki yazı dili meselesi, şivelerin vaziyetini  tesbit etmek olmayıp, yalnız mevcut yazı dilinin bugünkü şartlar altında geniş  Türk muhiti tarafından daha kolay ifade edilebilecek bir hale getirilmesi, yâni  halk tarafından anlaşılması güç olan yabancı unsurlardan mümkün mertebe  temizlenmesi ile bugünkü ihtiyaçları karşılayabilecek ilmî ıstılahların tesbiti  ve yarınki ihtiyaçlar için de Türk köklerinden kelime yaratmak imkânlarını  aramak meselesi olmuştur. Bugüne’ kadar bu yolda yapılmış olan tecrübeler hâlâ  istenilen neticeleri vermiş değildir. Dil gibi millî bünyenin temelini teşkil  eden bir meselenin hallinin kısa bir zamanda ve kifayetsiz bir hazırlıkla  yapılamayacağı da unutulmamalıdır. Bu meselenin halledilebileceğinde şüphe  yoktur. Yalnız, bu İşte geçici bir inkılâp şeklinde değil, içerisinde  bulunduğumuz içtimaî hayatın inkişafında her ihtiyaca cevap verebilecek tarzda  dilin hayatiyetini temin etmek zihniyetiyle hareket edilmesini temenni edelim.

Kuzeybatı zümresine gelince, bunun Kıpçak bozkırlarından ve Güney Sibirya’dan  Hindukuş dağlarına kadar uzanan, geniş bir sahayı içine aldığını hatırlatmak  yerinde olur. Bu geniş sahada iran ve Arap kültürü tesiri altında kalan zümreler  ile, bu muhitlerden az çok uzakta bulundukları için, bu kültürün baskısından  nisbeten masun kalan zümreler bulunduğu gibi, uzun müddet göçebe hayat tarzını  muhafaza etmiş ve dolayısıyle umum Türk kültür muhitine nisbeten son devirlerde  dahil olmuş zümreler de mevcuttur. Bu sahanın idarî bakımından türlü devirlerde  ayrı ayrı devlet teşekkülleri içinde bulunmuş olduğu da unutulmamalıdır. Bütün  bu âmillerin devir devir ve yer yer mahallî hususiyetlerin inkişafına yardım  etmiş olmalarına rağmen, şive hususiyetlerinin birbirine çok yakın olmaları  sayesinde, yazı dili, umumî olarak hiçbir zaman esasını değiştirecek bir  vaziyete düşmemiştir. Bu

na, bu  bölgedeki Türk boylarının son asırlara kadar – XV. asra kadar batıya doğru ve  bundan sonra doğuya doğru – devam eden muhaceretleri de yardım etmiştir.

Bu  sahada XIV. yy.’a kadar devam eden eski yazı dili an’anesi, bundan sonra  uğradığı bazı cüz’î değişiklikler bakımından, biri güneydoğu ve diğeri kuzeybatı  olmak üzere, iki zümrede toplanabilir. Bunların birincisi, Avrupa’da “Çağatay”  ismi ile anılan zümredir ki, yukarıda güneybatı (Osmanlı) zümresi için işaret  edilen aynı sebeplerden dolayı, iran ve Arap kültürü ve bilhassa Iran edebiyatı  tesiri altında kalmıştır. Babür (1483-1530)’ün ifadesine göre, esasını Endican  ağzından alan bu yazı dilindeki edebiyat XIV-XV. yy.’larda en parlak devrini  yaşamış ve birçok Türk edip ve şairleri eserlerini bununla yazmışlardır. Mîr Ali  Şîr Nevâyi ve Babür, bu devrin nâzım ve nesir sahasında, bu dilin en güzel  numunelerini vermişlerdir. Diğeri ise, “Kıpçak” zümresi olup, sahasının Iran ve  Arap muhitinden uzakta bulunmasından dolayı, zarurî olan iktibaslar dışında,  bunların tesirinden de o nisbette masun kalmıştır. Buradaki yazı dilinin  temelini halk dili teşkil ettiği gibi, edebiyatta da daha ziyade halk edebiyatı  ve duygusu hâkim kalmıştır. Uzun bir zaman için türlü Türk boylarını kucağına  almış olan bölge, bundan sonra da bir müddet Türk mıntakalarını birbirine  bağlayan bir köprü vazifesini gördüğü için, yazı dilinde de, diğerlerine  nisbetle daha çok malzeme almış olması tabiîdir. Gerek güneydoğu ve gerek  kuzeybatı zümreleri arasındaki fark, birbirinden çok az hususiyetlerle ayrılmış  olan mahallî ağızların tesirinden başka, en çok dile yabancı kelimelerin sokulup  sokulmamasına göre değişir.

Kıpçak  sahasında Altınordu’nun dağılmasj ile daha küçük idarî zümrelerin vücuda  gelmesi, Timur devletinin yıkılmasiyle Orta Asya’da vukua gelen istikrarsızlık  yüzünden bir kısım Türk kabilelerinin Kıpçak sahasından Orta Asya’ya doğru göç  etmeleri, bir taraftan bu sahalarda Türk boylarının birbiriyle kaynaşmalarına  yardım ettiği gibi, diğer taraftan mevcut Türk kültür merkezlerinin tekrar  hafiflemesine ve bir kısmının yer değiştirmesine de sebep olmuştur. Birçok Türk  kuvvetlerini, kendi mukadderatlarını Türk.ili dışında aramağa sevkeden bu devrin  vak’aları, siyasî ve idarî bakımdan olduğu kadar, kültür bakımından da birçok  kayıplara sebep olmuştur. Bu devirden itibaren bu mıntakaların mukadderatı uzun  bir zaman için tâyin edilmiş oldu. ilim ve edebiyat sahasındaki durgunluk, Türk  dili için tesirsiz kalamazdı. Kuvvetli edipleri yetiştirecek havanın artık  mevcut olmaması, tabiî olarak, Türk dilinin hayat kudretine de en büyük darbeyi  indirmiştir. Daha dar bir muhitte ve daha çok darlaşan ihtiyaçları karşılamak  mecburiyetinde kalan yazı dili, ister istemez, eski malzemenin büyük bir kısmını  kullanmamak, bunları unutmak ve daha çok mahallî ağızların hususiyetlerine uymak  mecburiyetinde kalmıştır. Orada burada gölge halinde mevcudiyetlerini muhafaza  eden mektep ve medreselerde tedris dilinin daha çok yabancı (Arap ve Fars)  dillerine istinad ötmesi de bunun tabiî bir neticesi idi.

Ruslar’ın doğuya doğru ilerleyerek, Türk rmntakalarını birer birer kendi  hâkimiyetleri altına almaları, vaziyeti daha karışık bir hale getirmiş ve tabiî  engellere bu defa karşı tarafın, Türk milliyetini parçalama gayesini güden  plânlı siyasî-idarî müdahalesi de eklenmiştir. Rus hükümeti Türk millî birliğini  yıkmak için, ne kadar çare düşünebildi ise, bunun hepsini tecrübe etmiştir, idarî birlikler vücude  getirirken, Türk ekseriyetini bırakmamak, Türk topraklarını parçalamak, Türk  mıntıkalarını birbirinden ayırmak için, sun’î muhacir mıntakaları yaratmak, buna  müsait olmayan yerlerde hususî idareler vücuda getirmek vs. gibi vasıtalarla  maddî temelleri yıkmağa uğraştığı gibi, bir devre için Türk millî birliğinin  temellerinden olan İslama karşı misyonerler teşkilâtı vücude getirmek, maarifin  mümkün mertebe Türkler arasına girmemesi için çalışmak, maarif matbuatına  müsaade etmemek, millî mukadderat üzerinde söz söyletmemek, Türkler’in umumî  isminin idarede ve hattâ ilmî neşriyatta bile kullanılmasını yasaklamak ve  Türkler arasındaki hususî münasebetlere bile mâni olmak gibi mânevi varlığa  karşı en sert tedbirleri almaktan çekinmemiştir. Bolşevik devri, Çarlık  zamanında tatbik edilen üstü kapalı siyasetin daha açık ve daha  teşkilâtlandırılmış bir şeklidir. Türk vatanı birçok “sözde müstakil” devletlere  ayrıldı, kabileler – millet ve şiveler – dil olarak ilân edildi; Türk dili de  Rusça ile birlikte bu ayrı mıntakaların idare dili olarak tanındı. Bu sahada  yapılan en büyük müdahale de, her Türk kabilesine ayrı bir fonetik alfabe kabul  ettirilmesi suretiyle olmuştur. Böylelikle dilin medenî-içtimaî bir unsur  olmaktan çıkarılarak, küçük zümrelerin yalnız gündelik ihtiyaçlarını temin  edebilecek bir şekil alması için uğraşılmıştır. Böylö şivelerle bugünkü medenî  hayatın ihtiyaçlarını temin etmek imkânı olmadığını, Türkler kadar, bolşevikler  de bilmiyor değillerdi. Fakat onların fik-rince, bu ihtiyaçların büyük bir  kısmı, Türk dili yerine Rus dili vasıtasiyle temin edilecekti. Bütün bunların,  tabiatiyle, eskiden beri gelen umumî yazı dili aleyhine ayrı şivelerin kullanma  sahalarının genişlemesinde ve o nisbette bu şivelerin umumî yazı dili içindeki  vaziyetlerinin değişmesinde, az çok tesiri olmuştur.

Kuzeybatı zümresinin eski dili meselesi, güneybatı zümresindeki gibi, yalnız  dili sadeleştirmek olmayıp, aynı zamanda bu zümre içindeki şivelerin umumî yazı  diline olan münasebetlerini de tâyin etmek meselesidir. Türk dilinin  bünyesindeki sağlamlık, yabancı muhit ve dillerin tesirinde asırlarca kaldığı  halde sarsılmadığı gibi, Ruslar’ıh müdahalesi de onun bünyesinde bir gedik  açmaya muvaffak olamamıştır. Nisbeten kısa sürmüş olan bu tecrübe Türk  şivelerinin kendi aralarında icat kudretini yokiamış ve Türk muhitine bu  meselenin” hallinde ayrılığa değil, birliğe doğru yürümenin zarurî ve mecburî  olduğunu isbat etmiştir. Türk şiveleri bugüne kadar olduğu gibi ilerde de bir  tek yazı dilinin devamlı inkişafını temin eden canlı birer uzuv olarak yaşamakta  devam edeceklerdir.

Yukarıda söylenenlerden bir netice çıkarmak istersek, Türk tarihinin yarattığı  duruma ve gerek düşmanlar tarafından vücude getirilmeye çalışılan sun’î  manialara rağmen, güneybatı ve kuzeybatı grupları arasındaki farkları ortadan  kaldırarak veya her ikisini de birleştirerek daha zengin ifade imkânları bulmak  suretiyle, bir tek yazı dili vücude getirmek için hiçbir engel yoktur. Yalnız  her iki zümrenin de bu işin ehemmiyetini kavraması ve her iki grubun da  hususiyetlerine ve bilhassa asıl Türk dilinin kendi bünyesine uygun bir şekilde  geliştirmek çaresini bulması lâzımdır. Bunun için de, dilin yalnız bir vasıta  olmayıp, bilâkis onun tabiî bir varlık olduğunu ve ancak kendi bünyesi içinde  tabiî kanunları dahilinde gelişebileceğini idrak etmek gerekir.

Kaynak: Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 121, C.II,  s.59-68, Ankara 1992.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz